30 Nisan 2026


Mülkiyet Hakkı İhlali AYM Emsal Kararları ve Hukuki Analizleri

Av. Doç. Dr. İsmail Yüksel
Av. Doç. Dr. İsmail Yüksel Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi

Vergi Hukukunda Öngörülebilirlik ve Mülkiyet Hakkı: Banka Katkı Paylarının Vergilendirilmesi

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkına vergi yoluyla yapılan müdahaleleri, Anayasa'nın 35. ve 73. maddeleri çerçevesinde belirli denetim araçlarına tabi tutmaktadır. Bu kapsamda müdahalenin meşruiyeti; kamu yararı, kanunilik ve ölçülülük kriterlerinin kümülatif olarak sağlanmasına bağlıdır. AYM, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarıyla paralel olarak, "kanunilik" ölçütünün yalnızca bir kanun metninin varlığını değil, aynı zamanda bu metnin "ulaşılabilir" ve "öngörülebilir" olmasını da gerektirdiğini vurgulamaktadır.

Maddi Olayın Özeti

Başvurucu banka tarafından 1974 yılında kurulan munzam vakfa, çalışanlar adına ödenen katkı payları, kuruluşundan itibaren uzun yıllar boyunca vergiye tabi tutulmamıştır. Ancak 2012 yılında yapılan bir vergi incelemesi sonucunda, söz konusu ödemelerin 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu'nun 61. maddesi kapsamında "menfaat sağlama" niteliğinde olduğu ve "ücret" olarak vergilendirilmesi gerektiği ileri sürülerek, 2007 vergilendirme dönemi için geriye dönük vergi tarhiyatı yapılmış ve ceza kesilmiştir. Yerel mahkemeler ve Danıştay daireleri arasındaki içtihat farklılıkları ancak 2013 yılında netleşmiş, müdahale bu tarihten sonra hukuki belirlilik kazanmıştır.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Mahkeme, mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerde ilk incelenmesi gereken unsurun "hukuka dayalı olma" (kanunilik) olduğunu, bu şart sağlanmadığında diğer ölçütlerin incelenmesine gerek kalmaksızın ihlal sonucuna varılacağını belirtmiştir. Somut olayda, vergilendirmenin temel dayanağı olan GVK m. 61 hükmünün, "menfaatin ne zaman elde edilmiş sayılacağı" hususunda yeterli açıklıkta olmadığı tespit edilmiştir.

AYM, verginin kanuniliği ilkesinin, bireylerin hangi koşullarda mülkiyet hakkına müdahale edileceğini önceden tahmin edebilmelerini gerektirdiğini ifade etmiştir:

"Hukuk kuralının uygulanması hâlinde doğabilecek sonuçların önceden tahmin edilebilmesi... mülkiyet hakkı sahibi tarafından hangi koşulların gerçekleşmesi hâlinde mülkiyet hakkına müdahale edileceğinin önceden tahmin edilebilmesi/bilinebilmesi gerekmektedir."

Analiz sürecinde şu temel hukuki kriterler esas alınmıştır:

  • Öngörülebilirlik Sınırı: Vergi idaresinin 38 yıl boyunca müdahale etmediği bir alanda, kanuni düzenlemenin belirsizliğinden faydalanarak geriye dönük uygulama yapması hukuki güvenlik ilkesini zedeler.
  • Yargısal İçtihatların Rolü: Kanun altı düzenlemeler veya yargı kararlarıyla belirliliğin sağlanmadığı bir dönemde, mükellefin vergi yükümlülüğünü öngörmesi beklenemez.
  • Elde Etme İlkesi: Çalışanların tasarruf yetkisinin bulunmadığı katkı paylarının anlık olarak "ücret" sayılmasının, kanun metninden açıkça çıkarılamayacağı vurgulanmıştır.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, 2007 yılı itibarıyla öngörülebilir bir kanuni dayanağı bulunmayan vergilendirme işlemi nedeniyle, başvurucunun Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

TÜRKİYE İŞ BANKASI A.Ş. BAŞVURUSU




Mülkiyet Hakkı Bağlamında Tebligat Usulsüzlüğü İddiasının İncelenmemesi

Maddi Olayın Özeti

Başvurucu hakkında, 2008 yılında karşılıksız çek keşide etme suçundan 11.000 TL adli para cezasına hükmedilmiştir. Söz konusu karar, başvurucunun banka kayıtlarındaki adresine 7201 sayılı Kanun’un 35. maddesi uyarınca tebliğ edilerek kesinleştirilmiştir. Başvurucu, infaz aşamasında yakalama emri üzerine adli para cezasını ödemiş; ancak kararın kendisine usulüne uygun tebliğ edilmediğini, bu nedenle kesinleştirme işleminin hukuka aykırı olduğunu ileri sürerek eski hale iade ve itiraz talebinde bulunmuştur. Bu süreçte yapılan kanun değişikliği ile fiilin suç olmaktan çıkarılmasına rağmen, derece mahkemeleri başvurucunun tebligat usulsüzlüğüne ilişkin esaslı iddialarını karşılamamış ve ödenen paranın iadesi talebini reddetmiştir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi (AYM), müdahaleyi mülkiyetin kamu yararına kullanılmasının kontrolü veya düzenlenmesine ilişkin üçüncü kural çerçevesinde incelemiştir. Mahkeme, mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin Anayasa’nın 13. ve 35. maddeleri uyarınca kanunilik, meşru amaç ve ölçülülük kriterlerine uygun olması gerektiğini anımsatmıştır. Somut olayda müdahalenin kanuni dayanağının olduğu ve kamu yararı amacı taşıdığı tespit edilmiştir.

Ancak ölçülülük denetiminde AYM, mülkiyet hakkının korunmasında usuli güvencelerin kritik rolüne vurgu yapmıştır. Mahkeme, bireyin mülkiyetine yapılan müdahalenin keyfîliğini denetleyebilmesi için savunma ve itirazlarını etkin bir şekilde sunabileceği bir mekanizmanın varlığının zorunlu olduğunu belirtmiştir. Mahkeme bu durumu şu şekilde ifade etmiştir:

"Mülkiyet hakkı sahibine bir itiraz hakkının tanınmaması müdahalenin ölçüsüz olmasına yol açar. Müdahale, ancak olası keyfî uygulamalara karşı koyabilecek uygun güvenceleri içeren bir usulün varlığı ve bu usulün etkin bir şekilde işletilmesi durumunda Anayasa ile uyumlu olabilir."

Kararın temel dayanakları şunlardır:

  • Usuli Güvence Eksikliği: Başvurucunun tebligatın usulsüz olduğuna dair esaslı iddiası, yargılama sürecinin bütününe etki edebilecek nitelikte olmasına rağmen derece mahkemelerince hiç değerlendirilmemiştir.
  • Adil Dengenin Bozulması: Savunma ve itiraz imkanından yoksun bırakılan başvurucuya, kamu yararı ile bireysel hak arasındaki dengeyi bozacak şekilde aşırı bir külfet yüklenmiştir.
  • Eski Hale İade Talebinin İşlevsizliği: Mahkemenin başvuruyu "eski hale iade" olarak nitelendirmesine rağmen bu konuda bir karar vermemesi, hukuki koruma yollarının etkisiz kaldığını kanıtlamaktadır.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, başvurucunun usuli güvencelerden yararlandırılmaması ve itirazlarının karşılanmaması gerekçesiyle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

ZÜLİYE ÖZTÜRK BAŞVURUSU


Şirketin Tek Taşınmazının Ortaklar Kurulu Kararı Olmaksızın Satışı ve Mülkiyet Hakkı

Maddi Olayın Özeti

Başvurucu şirketin iki ortağından biri, şirketin tek mal varlığı olan ve şirketin ekonomik geleceğini bağladığı taşınmazdaki payı, diğer ortağın bilgisi ve Ortaklar Kurulu kararı olmaksızın üçüncü bir kişiye devretmiştir. Başvurucular, satış bedeli ile rayiç değer arasındaki fahiş farkı, alıcının kötü niyetli olduğunu ve devrin muvazaalı gerçekleştiğini ileri sürerek tapu iptal ve tescil davası açmıştır. Ayrıca, limitet şirketin en önemli mal varlığının devri için gereken kanuni prosedürlerin işletilmediği ve yetkisiz temsil ile satışın yapıldığı iddia edilmiştir. Derece mahkemeleri ve Yargıtay, muvazaa iddiasının ispatlanamadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, uyuşmazlığı mülkiyet hakkı kapsamında devletin pozitif yükümlülükleri açısından incelemiştir. Mahkeme, devletin mülkiyet hakkını koruma yükümlülüğünün sadece kamu gücü müdahalelerine karşı değil, özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklarda da etkili bir hukuksal çerçeve sunma ve yargısal makamların adil kararlar vermesini sağlama sorumluluğunu içerdiğini vurgulamıştır.

Mahkemeye göre, mülkiyet hakkının usule ilişkin güvenceleri, mülk sahibine savunma ve itirazlarını etkin bir biçimde ortaya koyma olanağı tanınmasını gerektirir. Mahkeme bu durumu şu şekilde ifade etmiştir:

"Mülkiyet hakkının korunmasının söz konusu olduğu durumlarda usule ilişkin güvencelerin somut olayda yerine getirildiğinden söz edilebilmesi için derece mahkemelerinin kararlarında konu ile ilgili ve yeterli gerekçe bulunmalıdır... davanın sonucuna etkili esasa ilişkin temel iddia ve itirazların yargılama makamlarınca özenli bir şekilde değerlendirilerek karşılanması gerekmektedir."

Kararda, başvurucuların şirketin tek taşınmazının Ortaklar Kurulu kararı olmaksızın satılamayacağı yönündeki iddiasının mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu ve yerleşik Yargıtay içtihatları ile desteklendiği belirtilmiştir. Ancak derece mahkemelerinin, bu temel hukuki argümanı ve şirketin faaliyet alanına etkisini yeterli bir gerekçeyle karşılamadığı, bu durumun yargısal sürecin bütününü mülkiyet hakkının usulü güvencelerine aykırı hale getirdiği tespit edilmiştir.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkının usule ilişkin güvencelerinin sağlanmaması nedeniyle Anayasa’nın 35. maddesinin ihlal edildiğine ve yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın ilgili mahkemeye gönderilmesine karar vermiştir.

KAMİL DARBAZ VE GMO YAPI GRUP END. SAN. TİC. LTD. ŞTİ. BAŞVURUSU


Vergilendirmede Benzer Durumdaki Mükellefler Arasından Sadece Belirli Bir Gruba Ağırlaştırılmış Ceza Uygulanması: Ayrımcılık Yasağı İhlali

Maddi Olayın Özeti

Başvurucu şirket, Bakanlar Kurulu kararıyla uygulanan indirimli Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) döneminde kendi çalışanlarına yaptığı araç satışlarını beyan ederek indirimli oranda vergi ödemiştir. Vergi idaresi, söz konusu satışların muvazaalı olduğunu ve asıl "ilk iktisabın" üçüncü kişilere yapılan satışlar olduğunu ileri sürerek, başvurucu hakkında üç kat vergi ziyaı cezalı ÖTV tarhiyatı gerçekleştirmiştir. Ancak aynı sektörde faaliyet gösteren, aynı vergi incelemesine tabi tutulan ve benzer işlemler gerçekleştiren 303 şirketten büyük bir kısmına ya hiç ceza kesilmemiş ya da sadece tek kat vergi ziyaı cezası uygulanmıştır. Başvurucu, idarenin bizzat kendi raporlarıyla bu eşitsizliği tespit etmesine rağmen durumun düzeltilmemesi üzerine mülkiyet hakkı bağlamında ayrımcılık yasağının ihlal edildiği iddiasıyla bireysel başvuruda bulunmuştur.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet temelinde ayrımcılığın yasaklandığını ve kamu makamlarının mülk sahipleri arasında haklı bir gerekçe olmaksızın ayrım yapmama yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatmıştır. Mahkeme, incelemesini üç temel kriter üzerinden yürütmüştür:

  • Kıyaslanabilirlik (Benzer Durum): Aynı sektörde faaliyet gösteren, aynı vergi incelemesine tabi tutulan ve benzer mahiyette vergi doğuran olaylarla muhatap olan mükelleflerin kıyaslanabilir durumda olduğu tespit edilmiştir.
  • Farklı Muamele: Diğer şirketlere tek kat ceza uygulanırken veya hiç ceza uygulanmazken, başvurucuya üç kat ceza kesilmesi ve uzlaşma hakkından mahrum bırakılması farklı bir muamele olarak nitelendirilmiştir.
  • Nesnel ve Makul Gerekçe: Vergi idaresinin geniş takdir yetkisi olmakla birlikte, bu yetkinin keyfî kullanılamayacağı vurgulanmıştır. Özellikle belirli bir sektör ve sınırlı bir dönemle ilgili yapılan spesifik bir incelemede, idarenin tutarlı bir uygulama sergilemesi iyi yönetişim ilkesinin bir gereğidir.

Mahkeme, idarenin kendi raporlarında bariz farklılığı tespit etmesine rağmen bu hatayı gidermemesini mülkiyet hakkına yönelik orantısız bir müdahale olarak görmüştür. Kararda şu husus net bir şekilde ifade edilmiştir:

"Belirli bir konu ve dönem ile sınırlı vergi incelemelerinde, uygulanacak ilkeler ve yöntem baştan doğru bir biçimde belirlenerek farklı sonuçlara ulaşılması önlenebilir... Vergi idaresinin tespit ettiği farklılığın sonuçlarını giderebilecek araçlara sahip olmasına rağmen bunları uygulamaması, başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan ayrımcı muameleyi ağırlaştırmaktadır."

Anayasa Mahkemesi, vergi incelemelerinin doğası gereği farklı denetmenler tarafından yapılması sonucu doğabilecek yorum farklarının anlayışla karşılanabileceğini; ancak somut olaydaki gibi dar kapsamlı ve sektörel bir incelemede bu denli keskin bir uygulama farkının ölçülülük ve eşitlik ilkeleriyle bağdaşmayacağına hükmetmiştir.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, başvurucuya yüklenen aşırı külfet ve nesnel gerekçesi sunulamayan farklı muamele nedeniyle, mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak Anayasa'nın 10. maddesinde güvence altına alınan ayrımcılık yasağının ihlal edildiğine karar vermiştir.

REİS OTOMOTİV TİCARET VE SANAYİ A.Ş. BAŞVURUSU


2547 Sayılı Kanun’a Tabi Uzman Doktorların Nöbet Ücreti Rejimi ve Ayrımcılık Yasağı

Maddi Olayın Özeti

Başvuru, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu uyarınca "uzman doktor" (öğretim görevlisi) statüsünde görev yapan başvurucunun, tuttuğu acil, yoğun bakım ve icap nöbetleri karşılığında kendisine nöbet ücreti ödenmesi işlemine ilişkindir. Başvurucu, haftalık çalışma saati dışında kurumunca izin kullanmasına müsaade edilmeyen nöbet hizmetleri için 657 sayılı Kanun’un ek 33. maddesi uyarınca ücret talep etmiştir. Ancak idare, ilgili kanun maddesinde sayılan hak sahipleri arasında "akademik personel" ibaresinin yer almadığını, nöbet ücretinin yalnızca 657 sayılı Kanun’a tabi memurlar ile belirli öğrenci gruplarına hasredildiğini belirterek talebi reddetmiştir. Derece mahkemelerinin de ret kararını hukuka uygun bulması üzerine başvurucu, aynı nitelikteki hizmeti ifa eden diğer statüdeki personelle kendisi arasında yaratılan bu farkın mülkiyet hakkını ve eşitlik ilkesini ihlal ettiğini ileri sürerek anayasa yargısına başvurmuştur.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi (AYM), uyuşmazlığı mülkiyet hakkı (m. 35) bağlamında ayrımcılık yasağı (m. 10) çerçevesinde denetlemiştir. Mahkeme, öncelikle ekonomik bir değer ifade eden nöbet ücreti alacağının "mülk" teşkil ettiğini saptamıştır. İncelemede, Anayasa'nın 10. maddestindeki "benzer sebepler" kavramının geniş yorumlanması gerektiği, statü farklılığının mülkiyet hakkına müdahalede tek başına ayrımcılık gerekçesi olamayacağı vurgulanmıştır. Denetim; benzer durumun tespiti, farklı muamele, nesnel gerekçe ve ölçülülük aşamalarından oluşmaktadır.

AYM, "benzer durum" analizinde; 657 sayılı Kanun’a tabi uzman doktorlar, sözleşmeli personel ve hatta 2547 sayılı Kanun’a tabi tıpta uzmanlık öğrencilerinin aynı yataklı tedavi kurumlarında, aynı tıbbi sorumlulukla nöbet tuttuğunu belirlemiştir. Dahası, Sağlık Bakanlığı ile ortak kullanımda olan tesislerde görev yapan öğretim üyelerine 3359 sayılı Kanun uyarınca nöbet ücreti ödenirken, doğrudan üniversite kadrosunda bulunan uzman doktorların bu kapsam dışında bırakılması "farklı muamele" olarak teyit edilmiştir.

Kamu makamlarının personel rejiminde sınıflandırma ve mali hakları belirlemede geniş bir "takdir yetkisi" bulunmakla birlikte, bu yetkinin mülkiyet hakkı aleyhine keyfiyete dönüşmemesi zorunludur. AYM, uzman doktorların statüleri ne olursa olsun ifa ettikleri kamu hizmetinin (nöbetin) maddi niteliğinin aynı olduğunu saptamıştır. Mahkeme'ye göre, aynı iş yükü ve risk altındaki personelden yalnızca bir kısmının dışlanması, nesnel ve makul bir gerekçeyle temellendirilmemiştir.

"Aynı nitelikte kamu hizmeti veren ve uzman doktorların da dâhil olduğu 657 sayılı Kanun'a tabi personel ile 2547 sayılı Kanun'a tabi tıpta uzmanlık öğrencilerine... nöbet ücreti ödenirken üniversite hastanelerinde 2547 sayılı Kanun'a tabi olarak çalışan uzman doktorlara nöbet ücreti ödenmemesinin nesnel ve makul bir gerekçeye dayandırılmasını gerektirecek bir sebep bulunmadığı görülmüştür."

Kararın temel dayanakları şunlardır:

  • Ayrımcılık Yasağının Kapsamı: Statü farkının, mülkiyet hakkına erişimde otomatik bir kısıtlama gerekçesi sayılamayacağı.
  • Nesnel Gerekçe Eksikliği: İdare ve derece mahkemelerinin, ödemeden mahrum bırakılan grup için haklılaştırıcı bir "meşru amaç" ortaya koyamaması.
  • Adil Dengenin Bozulması: Farklılaştırmanın ölçüsüzlüğü nedeniyle başvurucu üzerine yüklenen aşırı külfet.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak ayrımcılık yasağının ihlal edildiğine hükmetmiş, başvurucunun mülkiyet hakkına yönelik bu ayrımcı müdahalenin anayasal güvencelerle bağdaşmadığını karara bağlamıştır.

TEVFİK İLKER AKÇAM BAŞVURUSU


Madencilik Faaliyetinden Kaynaklanan Zararlarda Etkili Başvuru Hakkı: Tasman Örneği

Maddi Olayın Özeti

Başvuruya konu olay, Zonguldak (Havza-i Fahmiye) kömür havzasında bulunan ve 3303 sayılı Kanun kapsamında başvurucu adına tescil edilen taşınmaz üzerindeki yapının, madencilik faaliyetlerinin neden olduğu yer sarsıntıları (tasman) sonucunda %85 oranında hasar görerek kullanılamaz hale gelmesine ilişkindir. Başvurucunun, Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) ve ilgili özel şirket aleyhine açtığı tazminat davası, derece mahkemelerince 3303 sayılı Kanun’un 3. maddesinde yer alan "bu taşınmazların maliklerinin maden işletmeciliği sebebiyle meydana gelen zararlardan dolayı tazminat talep edemeyecekleri" hükmü gerekçe gösterilerek, işin esasına girilmeksizin reddedilmiştir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkının korunmasında devletin sadece müdahaleden kaçınma değil, aynı zamanda pozitif yükümlülükleri bulunduğunu hatırlatmıştır. Madenlerin işletilmesi devletin hüküm ve tasarrufunda olsa da, bu hakkın devredilmesi devletin denetim ve gözetim sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Mahkeme, özellikle yerleşim yerleri yakınındaki madencilik faaliyetlerinin kişilerin mülkiyet ve yaşam hakları üzerinde oluşturduğu risklere karşı koruyucu ve telafi edici mekanizmaların kurulmasının anayasal bir zorunluluk olduğunu vurgulamıştır.

Kararda, 3303 sayılı Kanun ile bireylere mülkiyet hakkı tanınmış olmasının, devletin anayasal yükümlülüklerinden muafiyet sağlayan bir "fedakarlık" olarak nitelendirilemeyeceği belirtilmiştir. Mahkeme bu durumu şu şekilde ifade etmiştir:

"Devletin fiilî durumdan kaynaklanan sorunları çözmek amacıyla taş kömürü madeninin bulunduğu havzadaki kamu malı niteliğindeki taşınmazlar üzerinde bireylere mülkiyet hakkı tanıyarak onlara menfaat temin etmesi, onun aynı bireylere karşı Anayasa'nın 5. ve 35. maddelerinden kaynaklanan mülkiyet hakkından etkili bir şekilde yararlanmalarını temin için gerekli tedbirleri alma yükümlülüğünü ortadan kaldırmamaktadır."

Kararın temel dayanakları şunlardır:

  • Pozitif Yükümlülük: Devlet, tehlikeli faaliyetlerin yürütüldüğü alanlarda mülkiyet hakkını korumak için gerekli idari ve yargısal önlemleri almalıdır.
  • Erişilebilirlik ve Başarı Şansı: Etkili başvuru hakkı, sadece hukuki bir yolun varlığını değil, bu yolun pratikte de başarı şansı sunmasını ve savunulabilir iddiaların incelenmesini gerektirir.
  • Kategorik Muafiyetin Ölçüsüzlüğü: 3303 sayılı Kanun'un 3. maddesinin, kusur ayrımı yapmaksızın tazminat yolunu kapatması, hak arama hürriyetini ve etkili başvuru hakkını kategorik olarak engellemektedir.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkı kapsamında yer alan konutta meydana gelen zararın incelenmesini engelleyen kanun hükmü nedeniyle, Anayasa’nın 35. maddesiyle bağlantılı olarak Anayasa’nın 40. maddesinde güvence altına alınan etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

SABRİ UHRAĞ BAŞVURUSU


Mülkiyet Hakkıyla Bağlantılı Etkili Başvuru Hakkının İhlali: Aracın Geç İadesi ve Tazminat Yükümlülüğü

Maddi Olayın Özeti

Başvuruya konu olayda, 05.05.2015 tarihinde şüphe üzerine durdurulan ve kiralık olduğu anlaşılan bir araca, yürütülen bir soruşturma kapsamında fiilen el konulmuştur. Cumhuriyet Savcılığı aynı gün aracın sahibine teslim edilmesi talimatını vermiştir. Buna karşın kolluk birimleri tarafından 06.05.2015 tarihinde yediemin otoparkına çekilen araç, ancak 89 gün sonra (01.08.2015) başvurucuya iade edilebilmiştir. Başvurucunun, aracın geç teslim edilmesi nedeniyle uğradığı zararların tazmini talebiyle açtığı dava, derece mahkemeleri tarafından "idarenin ağır kusurunun bulunmadığı" ve "zarar ile idari işlem arasında illiyet bağı olmadığı" gerekçeleriyle reddedilmiştir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi (AYM), uyuşmazlığı Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ve 40. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkı çerçevesinde analiz etmiştir. Mahkeme, devletin mülkiyet hakkına yönelik sadece müdahaleden kaçınma (negatif yükümlülük) değil, aynı zamanda mülkiyeti koruyucu ve telafi edici mekanizmalar kurma (pozitif yükümlülük) ödevi olduğunu hatırlatmıştır.

Hukuki değerlendirmede, aracın plaka sorgusu veya PolNet kayıtları üzerinden sahibine ulaşılmasının çok kısa sürede mümkün olduğu, buna rağmen 89 günlük gecikmenin "makul" kabul edilemeyeceği vurgulanmıştır. Mahkeme, kamu makamlarının iade sürecindeki edilgen tutumunun mülkiyet hakkından yararlanmayı engellediğini tespit etmiştir.

AYM, etkili başvuru hakkının pratikte başarı şansı sunması gerektiğini şu şekilde ifade etmiştir:

"Kişilerin mağduriyetlerinin giderilmesi amacıyla öngörülen yargı yollarının mevzuatta yer alması yalnız başına yeterli olmayıp bu yolun aynı zamanda pratikte de başarı şansı sunması gerekir... Dayanak işlem, eylem ya da ihmallerden kaynaklanan savunulabilir nitelikteki iddiaların bu doğrultuda geniş şekilde değerlendirilmesi gerekir."

Kararın temel dayanakları ve uygulanan hukuk testleri şunlardır:

  • Pozitif Yükümlülük Testi: Devletin mülkiyet hakkını korumak adına düzeltici ve telafi edici (tazminat gibi) mekanizmaları işlevsel kılması zorunluluğu.
  • Makul Süre ve Özen Kriteri: Elkoyma işlemlerinde mülkiyetin tespiti ve iadesi sürecinde kamu makamlarının sergilemesi gereken ivedilik ve özen derecesi.
  • Geniş Yorum İlkesi: Zararların giderilmesine yönelik yargısal yolların, hak arama hürriyetini kısıtlayacak şekilde dar yorumlanmaması gerekliliği.

Sonuç

Netice itibarıyla AYM, idarenin kusuru ve zarar arasındaki illiyet bağının dar yorumlanarak tazminat talebinin reddedilmesini başvurucuya şahsi olarak aşırı bir külfet yüklediği ve asgari güvenceleri içeren etkili bir hukuk yolu sunulmadığı gerekçesiyle, Anayasa’nın 35. maddesiyle bağlantılı olarak 40. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

GAZİ MUHAMMED BAŞVURUSU


İhtiyati Haczin On Yılı Aşan Süreyle Devam Etmesi Nedeniyle Mülkiyet Hakkı İhlali

Maddi Olayın Özeti

Başvurucu, bir tasarrufun iptali davası kapsamında mülkiyetinde bulunan taşınmaz üzerine 10 Temmuz 2008 tarihinde konulan ihtiyati haciz şerhinin, on yılı aşkın süredir kaldırılmaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvurucu, asıl borçlu olmamasına rağmen taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisinin makul olmayan bir süre boyunca kısıtlandığını vurgulamıştır.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi (AYM), mülkiyet hakkının korunmasında devletin pozitif yükümlülüklerini incelemiş; bu yükümlülüğün özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklarda hak ve menfaatler dengesini gözetme ödevini içerdiğini belirtmiştir. İhtiyati haciz, alacaklının haklarını güvence altına alan geçici bir koruma tedbiri olsa da, mülkiyet hakkına yönelik bu müdahalenin ölçülü olabilmesi için süresinin makul olması zorunludur. Mahkeme bu durumu şu şekilde ifade etmiştir:

"Mülkiyet hakkına müdahale teşkil eden tedbirlerin söz konusu olduğu durumlarda tedbiri uygulayan kamu makamlarının ivedi olarak ve özenli bir biçimde davranma yükümlülükleri bulunmaktadır. Aksi hâlde yani tedbirin makul olmayan bir süre devam etmesi, mülkiyet hakkının tanındığı yetkilerin kullanılmasının belirsiz olacak şekilde ötelenmesi suretiyle mülk sahibine orantısız bir külfet yüklemiş olur."

AYM değerlendirmesinde, tedbirin on yılı aşkın süredir devam etmesinin başvurucuya şahsi olarak aşırı bir külfet yüklediğini vurgulamıştır. Kararın temel dayanakları şunlardır:

  • Süreklilik Arz Eden Kısıtlama: Tedbirin 10 yılı aşan süresi, geçici olma niteliğini yitirerek mülkiyet hakkının özüne dokunur hale gelmiştir.
  • Pozitif Yükümlülüklerin İhlali: Kamu makamlarının süreci özenli yürütme yükümlülüğüne aykırı davranması, devletin koruma görevini tam ifa etmediğini göstermiştir.
  • Giderim Mekanizmasının Eksikliği: Tedbirin uzun sürmesinden doğan zararların tazmini için etkili bir iç hukuk yolu öngörülmemiştir.

Sonuç

Mahkeme, başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ölçüsüz olduğu ve devletin pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediği gerekçesiyle Anayasa'nın 35. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

HESNA FUNDA BALTALI VE BALTALI GIDA HAYVANCILIK SAN. VE TİC. LTD. ŞTİ. BAŞVURUSU


Taşınmaz Üzerindeki İhtiyati Tedbirin Uzun Sürmesi ve Mülkiyet Hakkı İhlali

Maddi Olayın Özeti

Başvuruya konu olaylar silsilesi, 12/7/1990 tarihinde noter huzurunda akdedilen bir arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi ile başlamıştır. Müteahhidin sözleşmeden kaynaklanan edimlerini yerine getirmemesi üzerine başvurucu tarafından açılan fesih davası 2006 yılında kesinleşmiştir. Ancak bu süreçte, müteahhit ile bağımsız bölüm satış vaadi sözleşmesi yapan üçüncü kişilerin açtığı bedel iadesi davaları nedeniyle, başvurucuya ait taşınmazın tapu kaydına 16/12/2005 tarihinde ihtiyati tedbir şerhi konulmuştur.

Söz konusu yargılama süreci, görevsizlik kararları ve bozma ilamları neticesinde ciddi şekilde uzamış; ihtiyati tedbir kararı ancak 17/10/2018 tarihinde kaldırılabilmiştir. Başvurucu, yaklaşık 13 yıl boyunca taşınmazı üzerinde tasarruf yetkisinin kısıtlanması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürerek bireysel başvuruda bulunmuştur.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkına yönelik bu müdahaleyi Anayasa’nın 35. maddesi ve devletin pozitif yükümlülükleri ışığında incelemiştir. Mahkeme, kamu makamlarının muhtemel alacakları güvence altına almak adına ihtiyati tedbir gibi geçici hukuki koruma yöntemlerine başvurma konusunda takdir yetkisi bulunduğunu teyit etmiştir. Ancak, bu yetkinin kullanımı mülk sahibine kaçınılmaz olandan aşırı bir külfet yüklememelidir.

Hukuki değerlendirmede, bir tedbirin ölçülü sayılabilmesi için sadece amacın meşru olması yetmez; tedbirin süresi ve uygulanış biçimi de mülkiyet hakkının özüne dokunmamalıdır. Mahkeme, yargısal makamların bu tür durumlarda sergilemesi gereken "ivedi ve özenli davranma yükümlülüğü"ne dikkat çekmiştir:

"Mülkiyet hakkına müdahale teşkil eden tedbirlerin söz konusu olduğu durumlarda tedbirleri uygulayan kamu makamlarının ivedi olarak ve özenli bir biçimde davranma yükümlülükleri bulunmaktadır. Aksi hâlde yani tedbirin makul olmayan bir süre devam etmesi, mülkiyet hakkının tanındığı yetkilerin kullanılmasının belirsiz olacak şekilde ötelenmesi suretiyle mülk sahibine orantısız bir külfet yüklemiş olur."

Somut olayda, taşınmaz üzerindeki şerhin 12 yıl 10 ay boyunca devam etmesi, AYM tarafından makul bir süre olarak kabul edilmemiştir. Mahkeme, devletin mülkiyet hakkını koruma ve yargılamanın etkinliğini sağlama konusundaki pozitif yükümlülüklerinin yerine getirilmediğini tespit etmiştir.

Hukuki Analiz ve Temel Kriterler

  • Ölçülülük ve Orantılılık: Tedbirin süresi, elde edilmek istenen hukuki yarar ile başvurucunun mülkiyet hakkı arasındaki dengeyi başvurucu aleyhine bozmuştur.
  • Kamu Makamlarının Özen Yükümlülüğü: Mülkiyeti sınırlayan yargısal süreçlerde makul sürenin aşılması, doğrudan devletin sorumluluğunu doğuran bir unsurdur.
  • Bireysel Külfet: On yılı aşan belirsizlik süreci, mülk sahibine şahsi olarak katlanılamaz ve olağan dışı bir yük yüklemiştir.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkını sınırlandıran tedbir sürecinin aşırı uzaması nedeniyle Anayasa’nın 35. maddesinin ihlal edildiğine ve başvurucunun mülkiyet hakkının korunmasına yönelik pozitif yükümlülüklerin ihlal edildiğine oybirliğiyle karar vermiştir.

SEVİL GÜMÜŞ BAŞVURUSU


İmar Planı Kısıtlılığı Nedeniyle Mülkiyet Hakkının İhlali

Maddi Olayın Özeti

Başvurucuya ait taşınmaz, 05.02.2004 tarihinde tasdik edilen revizyon uygulama imar planında "yol" alanı olarak belirlenmiştir. Başvurucunun ilgili belediyeye yaptığı kamulaştırma talebi reddedilmiş, ardından açtığı tam yargı davası da derece mahkemelerince 2942 sayılı Kanun’un geçici 11. maddesi gerekçe gösterilerek reddedilmiştir. Söz konusu düzenleme, hukuken kısıtlanan taşınmazlar için beş yıllık yeni bir süre öngörmekteydi; ancak bu madde bireysel başvuru süreci devam ederken Anayasa Mahkemesi (AYM) tarafından iptal edilmiştir. Başvuru tarihi itibarıyla taşınmaz üzerindeki kısıtlılık yaklaşık on dört yıldır devam etmektedir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

AYM, mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin mevcudiyetini kabul ederek incelemesini üç aşamalı test üzerinden yürütmüştür. Taşınmazın kamu hizmetine ayrılması mülkiyetten yoksun bırakma sonucunu doğurmasa da, malikin tasarruf yetkisini önemli ölçüde kısıtlamaktadır. Mahkeme, müdahalenin mülkiyetin kontrolü değil, mülkiyetten barışçıl yararlanma hakkına ilişkin genel kural çerçevesinde incelenmesi gerektiğini saptamıştır.

Ölçülülük denetiminde Mahkeme, kamu yararı ile bireyin hakları arasındaki adil denge üzerinde durmuştur. AYM'nin yerleşik içtihadına göre, imar kısıtlılıklarına makul bir süre katlanılması beklenebilir; ancak bu sürenin aşılması malik üzerinde aşırı bir külfet oluşturur. Somut olayda Mahkeme, on dört yıllık süreyi şu şekilde değerlendirmiştir:

"Uygulama imar planının onaylanmasından itibaren yaklaşık on dört yıl geçmesine rağmen imar planında yol olarak kamu hizmetine ayrılan taşınmazın kamulaştırılmaması başvurucuya şahsi olarak aşırı bir külfet yüklemektedir. Bu durumda başvurucunun mülkiyet hakkının korunması ile kamunun yararı arasında olması gereken adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu ve müdahalenin ölçülü olmadığı sonucuna varılmıştır."

Hukuki analizde öne çıkan temel kriterler şunlardır:

  • Hukuki Belirlilik: Kanun koyucunun süreyi uzatan geçici düzenlemelerinin anayasaya aykırı bulunarak iptal edilmesi, hukuki güvenlik ilkesinin bir gereğidir.
  • Ölçülülük: Kamu yararı amacı taşıyan bir planlama, taşınmazın makul sürede kamulaştırılmaması durumunda malik aleyhine orantısız bir yüke dönüşmektedir.
  • İdareye Tanınan Takdir Yetkisi: İmar politikaları konusunda idareye tanınan geniş takdir alanı, mülkiyet hakkının özüne dokunacak veya süresiz kısıtlamalara yol açacak şekilde kullanılamaz.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, başvurucunun Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ve yargılamanın mülkiyet hakkının korunmasına yönelik anayasal ilkeler ışığında yeniden yapılmasına karar vermiştir.

HÜSEYİN ÜNAL BAŞVURUSU


İmar Planı Kısıtlılıklarında Beş Yıllık Makul Süre ve Mülkiyet Hakkı

Maddi Olayın Özeti

Başvurucuya ait taşınmaz, 2004 yılında tasdik edilen uygulama imar planında "yol" alanı olarak ayrılmıştır. Başvurucu; bu kısıtlılık nedeniyle mülkiyet hakkının, yasal düzenlemelerin geriye yürümesi nedeniyle de adil yargılanma hakkı ve eşitlik ilkesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir. Anayasa Mahkemesi, olayların hukuki nitelendirmesini kendisi takdir ederek, uyuşmazlığı mülkiyet hakkı kapsamında incelemiştir. İmar kısıtlılığının on dört yıla yakın sürmesi ve kamulaştırma taleplerinin idari mercilerce reddedilmesi, mülkiyet üzerindeki tasarruf yetkisini belirsiz bir süreyle askıya almıştır.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Mahkeme, müdahaleyi mülkiyetten barışçıl yararlanma hakkına ilişkin genel kural çerçevesinde değerlendirmiştir. İncelemede, yerleşik "Hüseyin Ünal" kararı ilkeleri referans alınarak; müdahalenin kanunilik ve meşru amaç ölçütlerini karşıladığı saptanmıştır. Ancak, müdahalenin anayasal uygunluğu için belirleyici kriter "ölçülülük" olarak öne çıkmıştır. Mahkeme, idarenin imar politikalarını uygulama noktasında sahip olduğu geniş takdir yetkisinin, bireyin mülkiyet hakkını süresiz olarak işlevsiz bırakamayacağını vurgulamıştır.

Ölçülülük denetiminde, kamu yararı ile birey hakları arasındaki adil dengenin korunması esas alınmıştır. Beş yıllık makul süreyi aşan ve tazmin edilmeyen kısıtlılıklar hakkında Mahkeme şu tespitte bulunmuştur:

"İmar planının onaylanmasından itibaren beş yılı aşkın bir süreden beri taşınmazın kamulaştırılmadığı ve herhangi bir tazminat ödenmediği dikkate alındığında, mülkiyet hakkına yapılan müdahale ölçülü değildir. Kamunun yararı ile mülkiyet hakkının korunması arasındaki denge başvurucu aleyhine bozulmuştur."

Hukuki analizde öne çıkan temel kriterler şunlardır:

  • Hukuki Tavsif Yetkisi: AYM, başvurucunun farklı hak ihlali iddiaları olsa dahi olayları "mülkiyet hakkı" temelinde tavsif ederek odaklanmış bir inceleme yürütmüştür.
  • Makul Katlanma Sınırı: İmar planı nedeniyle taşınmazda tasarrufun kısıtlanması durumunda malik için "makul süre" beş yıl olarak kabul edilmiştir.
  • Ölçülülük ve Adil Denge: On dört yıl süren ve giderim imkanı sunulmayan müdahale, başvurucuya şahsi olarak aşırı ve orantısız bir külfet yüklemiştir.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ve mülkiyet hakkının korunmasına yönelik anayasal güvenceler ışığında yeniden yargılama yapılmasına karar vermiştir.

İSMAİL AYTEKİN BAŞVURUSU


İmar Planı Kısıtlamalarının Mülkiyet Hakkına Etkisi: 33 Yıllık Kamulaştırmasız El Atma Süreci

Maddi Olayın Özeti

Başvuruya konu süreç, başvuruculara ait taşınmazın 1986 tarihli uygulama imar planında "ilköğretim tesis alanı" olarak ayrılmasıyla başlamıştır. Söz konusu kısıtlamanın ardından idare tarafından kamulaştırma işlemleri başlatılmış, bedel tespiti ve tescil davası açılmıştır. Ancak süreç içerisinde idare, taşınmazın kamulaştırılmasından vazgeçerek davanın reddini talep etmiştir. Başvurucuların imar planı tadilatı talepleri Belediye Meclisince reddedilmiş, bu ret işlemine karşı açılan iptal davası ise mahkemece kabul edilmiştir. Buna rağmen, taşınmaz üzerindeki hukuki kısıtlama 1986 yılından itibaren yaklaşık 33 yıl boyunca kesintisiz olarak devam etmiştir. Başvurucuların kısıtlama süresince uğradıkları zararların tazmini talebiyle açtıkları tam yargı davası, derece mahkemelerince kamulaştırma bedeli ödenemeyeceği gerekçesiyle reddedilmiştir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin anayasallık denetiminde "ölçülülük" kriterini esas almıştır. Mahkeme, yerleşik içtihadı olan Hüseyin Ünal kararına atıf yaparak, imar planının onaylanmasından itibaren beş yılı aşan, makul bir tazminat ödenmeyen ve kamulaştırılmayan taşınmazlardaki kısıtlamaların mülkiyet hakkını ihlal ettiğini vurgulamıştır. Somut olayda 33 yılı bulan belirsizlik süreci, mülkiyet hakkının tanıdığı yetkilerin kullanımını engeller niteliktedir.

Mahkeme, müdahalenin ölçülülüğünü şu şekilde değerlendirmiştir:

"Taşınmazın kamu hizmeti alanı olarak belirlenmesinden sonra beş yıl gibi bir süre kamulaştırılmaması makul görülebilirse de somut olayda olduğu gibi yaklaşık otuz üç yıldır devam eden kısıtlamanın taşınmaz malikleri yönünden aşırı bir külfete yol açtığı kuşkusuzdur."

Kararın temel dayanakları şunlardır:

  • Ölçülülük ve Adil Denge: Kamu yararı ile bireyin mülkiyet hakkı arasındaki denge, 33 yıllık pasif tutum ve tazminatsız kısıtlama ile başvurucu aleyhine bozulmuştur.
  • İdarenin Edilgen Tutumu: İdarenin taşınmazı kamulaştırmaması veya imar planı değişikliğiyle kısıtlamayı kaldırmaması, mülkiyet hakkını hukuki belirsizlik içinde bırakmıştır.
  • Zararın Tazmini Zorunluluğu: Müdahalenin ölçülü kabul edilebilmesi için yalnızca kamulaştırma bedeli değil, uzun süreli kısıtlamanın yol açtığı kullanım kayıplarının da tazmin edilmesi gerekmektedir.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, kamu makamlarının uzun süreli edilgen tutumu ve kısıtlamadan kaynaklanan zararların giderilmemesi nedeniyle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

İBRAHİM SÖZER VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU


Kıyı Kenar Çizgisi Kapsamındaki Taşınmazlarda Mülkiyet Hakkı ve Tazminat Yükümlülüğü

Maddi Olayın Özeti

Başvuruya konu süreç, başvuruculara ait taşınmazların 1977 yılında onaylanan ve 1983 yılında kesinleşen kıyı kenar çizgisi içerisinde kalmasıyla başlamıştır. Taşınmazların hukuken kıyı alanında kalması nedeniyle başvurucular, mülkiyetlerinde bulunan bu alanlar üzerinde inşaat izni alamamış, taşınmazları diledikleri gibi kullanamamış ve tasarrufta bulunamamıştır. Bu kısıtlılık haline karşın idare tarafından herhangi bir kamulaştırma işlemi yapılmamış; başvurucuların kamulaştırma talepleri reddedildiği gibi, açtıkları tam yargı davaları da tapu kaydının henüz iptal edilmemiş olması gerekçesiyle sonuçsuz kalmıştır. Yaklaşık 41 yıl süren bu belirsizlik ve fiili kısıtlılık hali, mülkiyet hakkının özüne dokunan bir uyuşmazlığa sebebiyet vermiştir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, uyuşmazlığı "İyi Yönetim İlkesi" ve "Mülkiyet Hakkının Korunması" ekseninde incelemiştir. Mahkeme, kamu makamlarının hatalı işlemlerini düzeltirken makul sürede ve tutarlı bir yöntemle hareket etmeleri gerektiğini, tüm külfetin bireye yüklenemeyeceğini vurgulamıştır. Kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu ve özel mülkiyete konu olamayacağı ilkesi kabul edilmekle birlikte, bu durumun mülkiyet hakkına yapılan müdahaleyi otomatik olarak ölçülü kılmayacağı belirtilmiştir.

Mahkeme, mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin ölçülülük denetiminde şu hususlara dikkat çekmiştir:

  • Meşru Amaç ve Kamu Yararı: Kıyıların korunması meşru bir amaçtır; ancak bu amaç, bireyin mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki adil dengeyi bozmamalıdır.
  • Şekli Kayıt vs. Maddi Gerçeklik: Tapu kayıtlarının şeklen iptal edilmemiş olması, taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisinin fiilen sona erdiği gerçeğini değiştirmez.
  • Tazminat Yükümlülüğü: Taşınmazın kullanımının engellenmesine rağmen tazminat ödenmemesi ve tazminat hakkının idarenin tapu iptal davası açma yönündeki subjektif iradesine bırakılması, mülkiyet hakkının ağır ihlalidir.

Mahkeme, mülkiyet hakkına yapılan bu müdahaleyi şu ifadelerle nitelendirmiştir:

"kıyı kenar çizgisi içinde kalan taşınmazların tapusu iptal edilmese dahi tapudaki şeklî kaydın tazminat istemine engel teşkil etmemesi gerekirken taşınmazlar üzerinde fiilî ve hukuki tasarrufta bulunulmasını imkânsız derecede zorlaştıran fiilî durum dikkate alınmadan tazminat davası açılmasının tapunun iptali şartına bağlanması başvuruculara şahsi olarak aşırı bir külfet yüklemektedir."

Sonuç olarak AYM, kamu makamlarının pasif kalarak mülkiyet hakkını kullanılamaz hale getirmesinin ve buna rağmen tazminat yolunu kapalı tutmasının, anayasal güvence altındaki adil dengeyi başvurucu aleyhine bozduğuna kanaat getirmiştir.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, başvurucuların Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ve ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılmasına karar vermiştir.

ABDULLAH TANTAŞ VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU


Yargı Kararlarının İcrasının Geciktirilmesi ve Mülkiyet Hakkının İhlali

Maddi Olayın Özeti

Başvurucu, belediye aleyhine açtığı işçilik alacakları davasını 2010 yılında kazanmış; söz konusu karar 2013 yılında kesinleşmiştir. Başvurucu, 2010 yılında ilamlı icra takibi başlatmış ve belediyenin banka hesaplarına haciz konulmasını talep etmiştir. Ancak borçlu belediyenin haczedilmezlik şikayeti üzerine mahkeme hacizleri kaldırmış ve bu karar kesinleşmiştir. Kesinleşmiş mahkeme kararına rağmen belediye tarafından herhangi bir ödeme yapılmaması ve icra sürecinin sonuçsuz kalması üzerine mülkiyet hakkının ihlali iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulmuştur.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkının kapsamını belirlerken sadece mevcut maddi varlıkları değil, kesinleşmiş ve icra edilebilir alacak haklarını da koruma alanı içinde değerlendirmektedir. Mahkeme, hukuk devleti ilkesi gereği, bir yargı kararı ile hüküm altına alınan alacağın "mülk" teşkil ettiğini netleştirmiştir. Bu bağlamda, yargı kararlarının icrasındaki gecikmeler veya imkansızlıklar, mülkiyet hakkına doğrudan müdahale niteliğindedir.

Mahkeme, kamu idarelerine tanınan "haczedilmezlik" imtiyazını "iyi yönetim" ilkesi ve "ölçülülük" kriteri ışığında denetlemiştir. Kamu hizmetinin sürekliliği için idarelerin bazı mallarının haczedilememesi meşru bir amaç taşısa da, bu kuralın alacaklıyı tamamen korumasız bırakacak veya ödemeyi belirsizliğe itecek şekilde uygulanması, kamu yararı ile birey hakları arasındaki makul dengeyi bozmaktadır. Mahkeme gerekçesinde bu hususu şöyle vurgulamıştır:

"İdarelerin, mal, hak ve alacaklarının haczedilememesi kuralının arkasına sığınarak mahkeme kararıyla hükmedilen alacak ve tazminatları ödemekten imtina etmeleri, kamu yararı ile kişi hakları arasındaki dengeyi kişilerin zararına olacak şekilde bozabilir."

Kararda, icra takibinin sonuçsuz kalması ve idarenin ödeme konusundaki kayıtsızlığı, mahkeme kararının etkili sonuç doğurmasını engellediği için hak ihlali olarak görülmüştür. Kamu makamlarının yargı kararlarını uygulama konusundaki pozitif yükümlülüklerini yerine getirmemesi, demokratik bir toplumda hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmamaktadır.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, mahkeme kararıyla kesinleşen işçilik alacaklarının tahsil edilememesi nedeniyle Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

ŞENAL HAYLAZ BAŞVURUSU


Kamulaştırmasız El Atma Tazminatının Ödenmemesi ve Mülkiyet Hakkı İhlali

Maddi Olayın Özeti

Başvurucular, mülkiyetlerinde bulunan taşınmaza Esenyurt Belediye Başkanlığı tarafından kamulaştırma işlemi yapılmaksızın fiilen el atılması üzerine tazminat davası açmıştır. Büyükçekmece 3. Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde görülen iki ayrı dava sonucunda, taşınmaz bedelinin başvuruculara ödenmesine karar verilmiş ve bu kararlar sırasıyla 2010 ve 2012 yıllarında kesinleşmiştir. Başvurucular, kesinleşen mahkeme ilamlarına dayanarak icra takibi başlatmış olmalarına rağmen, ilgili Belediye "ödemelerin sıraya konulduğunu" gerekçe göstererek bedeli ödememiştir. İcra süreçlerinin sonuçsuz kalması ve alacağa ulaşmadaki belirsizlik üzerine, mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasıyla bireysel başvuruda bulunulmuştur.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi (AYM), mülkiyet hakkının sadece mevcut mülkleri değil, aynı zamanda icra edilebilir mahiyetteki kesinleşmiş alacak haklarını da kapsadığını vurgulamıştır. Mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarına paralel olarak, yargı kararlarının icrasının geciktirilmesini mülkiyet hakkına yönelik bir müdahale olarak kabul etmektedir.

Hukuki analizde "iyi yönetişim" ilkesine atıf yapılarak, kamu makamlarının yargı kararlarını uygulama konusunda tutarlı ve süratli hareket etme yükümlülüğü hatırlatılmıştır. İdarelerin mal ve alacaklarının haczedilemezliği kuralı, kamu hizmetlerinin sürekliliğini sağlama amacı taşısa da bu kuralın mülkiyet hakkını işlevsiz kılacak şekilde kullanılmaması gerektiği belirtilmiştir. AYM'ye göre, kamu yararı ile birey hakkı arasındaki makul denge, idarenin ödeme yükümlülüğünden kaçınması durumunda kişi aleyhine bozulmaktadır.

"İdarelerin, mal, hak ve alacaklarının haczedilememesi kuralının arkasına sığınarak mahkeme kararıyla hükmedilen ve kesinleşen kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelini ödemekten imtina etmeleri, kamu yararı ile kişi hakları arasındaki dengeyi kişilerin zararına olacak şekilde bozabilir. ... Alacağa ulaşmada bir belirsizlik bulunması, Mahkemece verilen kararı, etkili sonuçları bakımından konusuz bırakmıştır."

Mahkeme, mülkiyet hakkının korunmasının ancak taşınmaz bedelinin fiilen ödenmesiyle mümkün olacağını; devletin, el attığı malvarlığının değerini kendiliğinden ödemesinin hukuk devleti ilkesinin bir gereği olduğunu ifade etmiştir. Somut olayda, icra takibinin uzun sürmesi ve ödemenin ne zaman yapılacağının belirsizliği, başvurucuların mülkiyet haklarının ihlali sonucunu doğurmuştur.

Kararın temel dayanakları şunlardır:

  • Kesinleşmiş Alacak Hakkı: Mahkeme ilamına bağlı alacaklar, Anayasa'nın 35. maddesi kapsamında "mülk" teşkil eder.
  • İcra Yükümlülüğü: Devlet, yargı kararlarının uygulanması için etkili bir sistem kurmak ve bu kararları gecikmeksizin icra etmekle yükümlüdür.
  • Ölçülülük ve Meşru Denge: Kamu hizmetinin aksamaması amacıyla getirilen haczedilemezlik kuralı, alacaklının hakkına ulaşmasını imkansız kılıyorsa ölçüsüzdür.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, kamulaştırmasız el atma nedeniyle hükmedilen tazminatın makul sürede ödenmemesini, Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlali olduğuna oybirliğiyle karar vermiştir.

KENAN YILDIRIM VE TURAN YILDIRIM BAŞVURUSU


Yaşlılık Aylığının Kesilmesi ve Yersiz Ödemelerin Geri Alınmasında Ölçülülük İlkesi

Maddi Olayın Özeti

Başvurucuya 1998 yılında yaşlılık aylığı bağlanmış, ancak başvurucu 2001 yılından itibaren bir kamu üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlamıştır. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), 2009 yılında bu durumu tespit ederek aylık ödemelerini durdurmuş ve 2005-2009 yılları arasında yapılan ödemelerin faiziyle iadesini talep etmiştir. Başvurucunun bu işleme karşı açtığı iptal davası derece mahkemelerince reddedilmiş, yapılandırma kapsamında borç başvurucunun aylığından kesilmeye başlanmıştır. Başvurucu, mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurmuştur.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Mahkeme, müdahaleyi iki aşamalı bir incelemeye tabi tutmuştur. İlk olarak, kamu kurumlarında çalışmaya başlama nedeniyle yaşlılık aylığının kesilmesini mülkiyet hakkına yönelik bir müdahale olarak nitelendirmiş ancak bu durumun ölçülü olduğunu saptamıştır. Genç istihdamının artırılması ve kamu kaynaklarının verimli kullanımı gibi meşru amaçlar doğrultusunda, bireyin kendi rızasıyla yeniden çalışmayı seçerek emeklilik statüsünden feragat etmesi, mülkiyet hakkını bütünüyle ortadan kaldıran bir durum olarak görülmemiştir.

İkinci aşamada ise Mahkeme, yersiz ödemelerin faiziyle birlikte tahsil edilmesinin ölçülülüğünü "iyi yönetişim" ilkesi kapsamında değerlendirmiştir. Başvurucunun kanunu bilmemek mazeretine sığınamayacağı ve kusurlu olduğu kabul edilse de; idarenin de başvurucunun çalışma durumunu denetleme ve kurumlar arası iletişim kurma yükümlülüğü bulunduğu vurgulanmıştır. Özellikle SGK ve üniversite arasındaki iletişim eksikliği, "idarenin bütünlüğü" ilkesine aykırı bir ihmal olarak değerlendirilmiştir. Mahkeme bu durumu şu şekilde ifade etmiştir:

"Başvurucuya yersiz olarak fazladan ödendiği anlaşılan yaşlılık aylıklarının yasal faizi ile birlikte tahsil edilmesinin, özellikle kamu makamlarının kusurunun ağırlığı da gözetildiğinde, başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklediği... adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu sonucuna ulaşılmaktadır."

Kararın temel dayanakları şunlardır:

  • İyi Yönetişim İlkesi: İdarenin, hatalı ödemeleri tespit etme ve durdurma konusundaki ihmali, müdahalenin ağırlığını artırmaktadır.
  • İdarenin Bütünlüğü: Kamu kurumları arasındaki iletişim eksikliği nedeniyle sürecin dört yılı aşkın süre devam etmesi mülkiyet hakkı korumasıyla bağdaşmamaktadır.
  • Mali Külfetin Orantısızlığı: İdarenin kendi hatasından kaynaklanan süreçte, başvurucudan anapara yanında ağır bir faiz yükü talep edilmesi ölçülülük sınırını aşmıştır.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, idarenin süreçteki kusuru ve faiz yükünün ağırlığı nedeniyle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

KUDDİS BÜYÜKAKILLI BAŞVURUSU


Mülkiyet Hakkı Kapsamında Yetim Aylığı ve Hak Düşürücü Süre: Menfi Olgunun İspatı

Maddi Olayın Özeti

Başvurucu, 13 yaşında evlat edinilmesi neticesinde biyolojik babasından ve ailesinden farklı bir şehirde yaşamaya başlamıştır. Biyolojik babasının 1996 yılında vefat etmesi üzerine başvurucu, ölümü ancak 2005 yılında öğrendiğini beyan ederek yetim aylığı talebinde bulunmuştur. İdari makamlar ve derece mahkemesi, vefat tarihinden itibaren işlemeye başlayan beş yıllık hak düşürücü sürenin dolduğunu belirterek, başvurucunun "ölümden haberdar olmadığı" yönündeki iddiasını kesin delillerle ispatlayamadığı gerekçesiyle talebi reddetmiştir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, söz konusu müdahaleyi mülkiyet hakkı çerçevesinde inceleyerek ölçülülük denetimi gerçekleştirmiştir. Mahkeme, idari istikrarın sağlanması amacıyla öngörülen beş yıllık sürenin meşru bir amacı olduğunu kabul etse de, bu sürenin "haberdar olunmayan" hallerde katı bir şekilde uygulanmasının orantılılık ilkesine aykırı düşebileceğine dikkat çekmiştir. Özellikle 5434 sayılı Kanun kapsamında ölümün duyulmaması halinin mücbir sebep olarak kabul edildiği vurgulanmıştır.

AYM'ye göre, bir kişinin haberdar olmadığını kanıtlaması "menfi bir olgunun ispatı" niteliğindedir. Hukuk tekniği açısından gerçekleşmemiş bir olayın kesin delillerle ispatının zorluğu, hatta bazı durumlarda imkansızlığı ortadadır. Bu bağlamda mahkemelerin, somut olayın koşullarıyla uyumlu, makul açıklamaları ve fiili karineleri yeterli görmesi gerekmektedir.

"Menfi bir olgu olan ölümün duyulmadığı vakıasının ispatına yönelik olarak başvurucu tarafından öne sürülen makul ve hayatın olağan akışıyla açık bir biçimde ters düşmeyen açıklamaların yeterli görülmemesi -bu konuda kesin delil sunulmasındaki imkânsızlıklar da gözetildiğinde- başvurucuya aşırı ve katlanılamaz bir külfet yüklenmesi sonucunu doğurmuştur."

Kararda geliştirilen temel hukuki ilkeler şunlardır:

  • İspat Yükünün Sınırları: Menfi olguların ispatında kesin delil aranması, hak arama hürriyetini ve mülkiyet hakkını işlevsiz bırakabilecek bir engel teşkil edebilir.
  • Ölçülülük ve Fiili Karineler: Başvurucunun küçük yaşta evlat edinilmesi ve biyolojik ailesinden uzak bir şehirde yaşaması, hayatın olağan akışı içerisinde haberdar olmamayı destekleyen güçlü bir karinedir.
  • Mülkiyet Hakkının Korunması: Kamu yararı ile bireysel mülkiyet hakkı arasındaki denge kurulurken, bireyin kendi kusurundan kaynaklanmayan gecikmelerin aleyhine yorumlanması mülkiyet hakkını zedelemektedir.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, ispat yükünün imkansızlık derecesinde ağırlaştırılması neticesinde mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki dengenin başvurucu aleyhine bozulduğuna ve mülkiyet hakkının ihlal edildiğine hükmetmiştir.

YEŞİM BULLOCK BAŞVURUSU


Kıyı Kenar Çizgisi Değişikliği ve Bedelsiz Yıkım İşleminin Mülkiyet Hakkı Bağlamında İncelenmesi

Maddi Olayın Özeti

Başvurucular, 1964 yılında ruhsatlandırılarak inşa edilen bir turistik tesisin malikleridir. Yerel yönetim tarafından 2010 yılında alınan bir encümen kararıyla, tesisin çevre duvarının 1975 tarihli kıyı kenar çizgisine göre deniz yönünde kaldığı gerekçesiyle yıkımına karar verilmiştir. Ancak, daha önce kesinleşen yargı kararlarıyla belirlenen güncel kıyı kenar çizgisi verilerine göre söz konusu yapının özel mülkiyet alanında kaldığı tespit edilmiştir. Başvurucular, tesisin güvenliğini sağlayan ve hukuki dayanağı bulunan bu yapının tazminatsız yıkılmasının hak ihlali teşkil ettiğini savunmuşlardır.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin denetiminde temel referans noktası olan Anayasa'nın 35. ve 13. maddelerini somut olaya uygulamıştır. Mahkeme, devletin kıyıları koruma ve düzenleme yetkisinin (Anayasa m. 43) tartışmasız olduğunu belirtmekle birlikte, bu yetkinin kullanımının mülkiyet hakkının özüne zarar vermemesi gerektiğini vurgulamıştır. İncelemede temel alınan "ölçülülük" ilkesi; elverişlilik, gereklilik ve orantılılık unsurları üzerinden denetlenmiştir.

"Mülkiyete konu mal varlığının değerinin ödenmesi suretiyle mülkiyet hakkının korunması gerekir. Kural olarak devlet tarafından el atılan mal varlığının değerini, devletin kendiliğinden ödemesi beklenir."

Kararın gerekçesinde öne çıkan temel hukuki kriterler şunlardır:

  • Meşru Beklenti ve Hukuki Belirlilik: Yapının 1964 tarihli ruhsata dayanması ve mahkemece belirlenen kıyı kenar çizgisine göre mülkiyet sınırları içinde kalması, mülkiyet hakkının korunması gereken bir statüde olduğunu teyit etmektedir.
  • Ölçülülük ve Tazminat: Kamu yararı gerekçesiyle bir yapıya müdahale edilmesi durumunda, müdahalenin birey üzerindeki etkisini dengeleyecek en önemli araç tazminattır.
  • Adil Dengenin Bozulması: İdari işlemler arasındaki çelişkiler (1975 çizgisi vs. Mahkeme çizgisi) ve yapının bedeli ödenmeksizin yıkılması, başvurucuya "şahsi ve aşırı bir külfet" yüklemiştir.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin güdülen kamu yararı amacı ile başvurucuların mülkiyet hakkı arasında kurulması gereken adil dengeyi bozduğu gerekçesiyle ihlal kararı vermiştir.

MELAHAT ALTIN VE FİLİZ FREIFRAU VON THERMANN BAŞVURUSU


Ruhsatsız Yapıların İdari Faaliyetle Zarar Görmesi ve Mülkiyet Hakkının Sınırları

Maddi Olayın Özeti

Başvurucu, mülkiyeti kendisine ait olan taşınmaz üzerine inşa ettiği ruhsatsız yapıda 1983 yılından itibaren ikamet etmiştir. 2005 tarihinde, komşu parselde idare tarafından yürütülen okul inşaatının temel kazısı esnasında meydana gelen toprak kayması neticesinde söz konusu bina kullanılamaz hale gelmiştir. Başvurucunun maddi tazminat talebi, derece mahkemelerince yapının ruhsatsız ve kaçak olduğu, dolayısıyla hukuken korunabilecek bir değer taşımadığı gerekçesiyle reddedilmiştir. Uyuşmazlık, idari yargı mercilerinin bu yaklaşımının mülkiyet hakkı ve ölçülülük ilkesiyle bağdaşıp bağdaşmadığına ilişkindir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkının kapsamını tayin ederken salt yasal statüden ziyade, ekonomik menfaatlerin varlığını ve meşru beklenti kriterlerini esas almaktadır. Mahkeme, kamu makamlarının uzun süreli edilgen tutumunun mülkiyet koruması altındaki bir değer oluşturabileceğini şu şekilde ifade etmiştir:

"Şehir planlaması ile ilgili düzenlemelere aykırı şekilde inşa edilmiş olması sebebiyle idari makamlarca her an yıkımı mümkün bulunmasına rağmen bu yönde bir girişimde bulunulmaması ve önlem alınmaması, uzunca bir süre bu duruma sessiz kalınması ve esasen yapı sebebiyle vergi tahsil etmek veya yapının kamu hizmetlerinden yararlandırılması suretiyle bu alanlarda sosyal ortam ve aile ortamının oluşturulmasına izin verilmesi hâlinde inşa edilen yapının kullanılmasından kaynaklanan ekonomik değerin Anayasa'nın 35. maddesi çerçevesinde önemli bir mal varlığı değeri dolayısıyla bir 'mülk' oluşturduğunun kabul edilmesi gerekir."

Mahkeme, somut uyuşmazlıkta mülkiyet hakkının ihlal edildiği sonucuna varırken şu temel kriterleri uygulamıştır:

  • İdari Pasiflik ve Ekonomik Menfaat: Yapının 22 yıl boyunca kesintisiz kullanılması, belediyecilik hizmetlerinden yararlandırılması ve tapu kütüğündeki tescil durumu, başvurucu lehine korunması gereken bir ekonomik menfaat oluşturmuştur.
  • Adil Denge ve Ölçülülük: İdarenin kendi yürüttüğü inşaat faaliyetinde gerekli teknik önlemleri almayarak kusurlu davranması ve buna karşın "yapı ruhsatsızdır" gerekçesiyle tazminat ödememesi, kamu yararı ile birey hakkı arasındaki dengeyi bozmaktadır.
  • Mevzuat Analizi: 3194 sayılı İmar Kanunu'nun 32. maddesi uyarınca ruhsatsız yapıların ruhsata uygun hale getirilme imkânının bulunduğu, bu sebeple yargı mercilerinin yapıyı doğrudan hukuki koruma dışında bırakmasının kanuni sistematiğe aykırı olduğu saptanmıştır.
  • Külfetin Dağılımı: İdarenin denetim ve gözetimindeki bir faaliyetten doğan zararın tamamının, kamu makamlarının uzun süreli sessizliğiyle oluşan fiili duruma rağmen başvurucuya yüklenmesi, şahsi olarak aşırı bir külfet teşkil etmektedir.

Sonuç

Netice itibarıyla, kamu makamlarının tutumunu ve idari kusuru göz ardı eden yargısal kararların, mülkiyet hakkı bağlamında gereken adil dengeyi başvurucu aleyhine bozduğu ve müdahalenin ölçüsüz olduğu hüküm altına alınmıştır.

İRFAN ÖZTEKİN BAŞVURUSU


Fazla Çalışma Onayının Yıllık Alınması Zorunluluğu ve Mülkiyet Hakkı

Maddi Olayın Özeti

Başvurucu, 2008-2015 yılları arasında özel bir kurumda çalışmış; bu süreçte yıllık 260 saati bulan fazla mesailerinin karşılığını alamadığı iddiasıyla dava açmıştır. İlk derece mahkemesi, fazla çalışma için her yıl başında işçiden yazılı onay alınması zorunluluğuna ve işverenin bu onayı ispatlayamadığına dayanarak talebi kabul etmiştir. Ancak Bölge Adliye Mahkemesi, 2017 yılında yapılan ve onay şartını "sözleşme aşamasında bir kez alınmaya" indirgeyen yönetmelik değişikliğini geriye dönük uygulayarak yerel mahkeme kararını ortadan kaldırmış ve davanın reddine hükmetmiştir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, derece mahkemelerinin mevzuat yorumunu mülkiyet hakkı bağlamında öngörülebilirlik ve belirli kriterleri üzerinden denetlemiştir. Devletin, özel hukuk uyuşmazlıklarında adil bir yargısal çerçeve sunma ve taraflar arasındaki menfaat dengesini koruma yükümlülüğü hatırlatılmıştır. Mahkemeye göre, bir haktan feragat edilmesinin hukuki sonuç doğurabilmesi için iradenin açık olması, sonuçların öngörülebilmesi ve usul güvencelerinin sağlanması elzemdir.

İlgili dönemde yürürlükte olan 4857 sayılı İş Kanunu ve ikincil mevzuat, fazla çalışma onayının her yılın başında yenilenmesini emretmektedir. AYM, bu düzenlemenin işçinin menfaatlerini korumaya yönelik kamu yararı taşıdığını ve emredici nitelikte olduğunu belirtmiştir. Mahkeme, hukuki değerlendirmesinde feragat müessesesinin sınırlarını şu ifadelerle belirlemiştir:

"Feragatin geçerli olabilmesi için feragat iradesinin açık olmasının ve sonuçlarının kişi yönünden makul olarak öngörülebilir bulunmasının yanında asgari usul güvencelerinin de sağlanmış olması, ayrıca haktan feragat edilmesini meşru olmaktan çıkaran üstün bir kamu yararının bulunmaması gerekir."

Kararda, 2017 yılında yapılan yönetmelik değişikliğinin, geçmişte emredici kurallara aykırı olarak gerçekleştirilen fazla çalışmaları hukuki statüye kavuşturamayacağı vurgulanmıştır. Bölge Adliye Mahkemesinin, başvurucunun iş sözleşmesindeki genel onayını, kanuni alacaklarından feragat olarak yorumlaması ve bunu mevzuat değişikliğiyle geriye dönük temellendirmesi ağır bir yorum hatası olarak kabul edilmiştir. Bu yaklaşımın işçi ile işveren arasındaki dengeyi işçi aleyhine ölçüsüz şekilde bozduğu saptanmıştır.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, Bölge Adliye Mahkemesinin öngörülebilirlikten uzak yorumunun mülkiyet hakkının devlete yüklediği pozitif yükümlülüklerle çeliştiğine ve mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

ONUR ÖZDAMAR BAŞVURUSU


Mülkiyet Hakkı Kapsamında Yargısal Özen Yükümlülüğü ve Vekâletin Kötüye Kullanılması

Maddi Olayın Özeti

Başvuruya konu olayda, başvurucunun murisi tarafından inşaat yapılması amacıyla bir anonim şirkete verilen noter tasdikli vekâletname, vekil tarafından taşınmazların üçüncü kişilere satışı amacıyla kullanılmıştır. Başvurucu, satış işleminin vekâlet görevinin kötüye kullanılması suretiyle gerçekleştirildiğini ve tescilin yolsuz olduğunu ileri sürerek tapu iptal ve tescil davası ikame etmiştir. Derece mahkemeleri, alıcıların tapu siciline ve resmi vekâletnameye olan güveninin korunması gerektiği gerekçesiyle davanın reddine hükmetmiştir. Süreçte Bölge Adliye Mahkemesi'nin "iyi niyet araştırması yapılması" yönündeki bozma kararına rağmen, yerel mahkeme başvurucu tarafından sunulan spesifik delilleri incelemeksizin talebi reddetmiştir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkına ilişkin pozitif yükümlülükler kapsamında, devletin sadece yasal bir altyapı oluşturmakla yetinemeyeceğini, aynı zamanda mülkiyet hakkına müdahaleyi içeren uyuşmazlıklarda tarafların iddialarının özenle incelendiği etkin bir yargısal süreç sunması gerektiğini tespit etmiştir. Mahkeme, mülkiyet hakkının korunmasında usul güvencelerinin önemine dikkat çekerek şu tespitte bulunmuştur:

"Asliye Hukuk Mahkemesinin alıcıların kötü niyetli olup olmadığı meselesini karara bağlarken sözü edilen olgularla ilgili olarak bir değerlendirme yapmamış olması devletin mülkiyet hakkının korunması ödevinden doğan pozitif yükümlülüklerinin gerektirdiği özende bir inceleme yapılmaması sonucunu doğurmuştur."

Kararın temel dayanakları ve yargısal hatalar şunlardır:

  • Özen Yükümlülüğü: Devletin pozitif yükümlülükleri, maddi vakıaların ispatı için sunulan ve davanın sonucunu doğrudan etkileyebilecek nitelikteki delillerin makul bir şekilde değerlendirilmesini zorunlu kılar.
  • Somut Delillerin İhmali: Başvurucunun; alıcı ile vekil arasındaki adres ortaklığı ve ailevi bağlar gibi "kötü niyeti" işaret eden somut iddialarının mahkemece karşılanmamış olması, yargılamayı usul yönünden sakatlamıştır.
  • Hukuki Belirlilik: Tapu siciline güven ilkesi (TMK m. 1023) mutlak olmayıp, vekâletin kötüye kullanıldığı durumlarda alıcının kötü niyetli olduğunun ispatı, mülkiyet hakkının korunması adına bu ilkenin önüne geçebilmektedir.

Sonuç

Derece mahkemesinin yargılama sürecindeki inceleme ve özen eksikliği nedeniyle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için dosyanın yeniden yargılama yapılmak üzere yetkili mahkemeye gönderilmesine karar verilmiştir.

GÜLSÜN GİLEY BAŞVURUSU


Mülkiyet Hakkı Kapsamında Araçlar Üzerindeki Tedbir Şerhlerinin Süresi ve Orantılılık Analizi

Maddi Olayın Özeti

Başvurucu şirkete ait akaryakıt ve nakil vasıtalarına, akaryakıtın kaçak olduğu şüphesiyle 2000 yılında fiilen el konulmuştur. El konulan akaryakıt aynı yıl içinde banka teminat mektubu karşılığında; nakil vasıtaları ise bir süre sonra iade edilmiş, ancak araçların trafik siciline "satılamaz ve devredilemez" şerhi işlenmiştir. Söz konusu kaçakçılık soruşturması kapsamında açılan kamu davası, 2011 yılında zamanaşımı nedeniyle düşmüş; araçlar üzerindeki tedbir şerhleri ise ancak 11 yıl 1 ay sonra kaldırılabilmiştir. Başvurucunun, bu süreçte uğradığı zararların tazmini talebiyle açtığı dava, derece mahkemelerince el koyma işleminin başlangıçta haksız olmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi (AYM), müdahaleyi mülkiyet hakkının kullanımının kontrolüne ilişkin üçüncü kural çerçevesinde incelemiştir. Mahkeme, suçla mücadele ve müsadereyi güvence altına alma amacının meşru olduğunu ve mülke el konulmasının bu amaçla elverişli olduğunu kabul etmiştir. El koyma yerine daha hafif bir tedbir olan sicile şerh verilmesinin gereklilik kriterini de karşıladığı belirtilmiştir.

Ancak denetimin merkezini orantılılık kriteri oluşturmaktadır. AYM, mülkiyet hakkına yönelik kısıtlamaların maliki olağan dışı ve aşırı bir yük altına sokmaması gerektiğini vurgulamıştır. Mahkeme bu durumu şu şekilde ifade etmiştir:

"Trafik siciline belirtilen şekilde tedbir şerhi konulmasının da mülkiyet hakkı bakımından olumsuz sonuçlara yol açtığı kuşkusuzdur... Somut olayda ise başvurucunun araçları ile ilgili olarak uygulanan tedbirin yaklaşık 11 yıl 1 ay devam etmesinin mülkiyet hakkı üzerinde tasarruf yetkisi sınırlandırılan başvurucuyu -bu sürenin uzunluğu dikkate alındığında- makul olandan daha fazla bir zarara uğrattığı anlaşılmaktadır."

AYM ayrıca, derece mahkemelerinin tazminat talebini reddederken kullandığı hukuki yorumun katılığına dikkat çekmiştir. Yargıtay'ın el koyma tedbirlerinin makul sürede sonuçlanmaması durumunda tazminata hükmedilmesi gerektiği yönündeki yerleşik uygulamasına rağmen, yerel mahkemelerin sürenin uzunluğunu ve mülkte meydana gelen yıpranma veya değer azalışını göz ardı ettiği tespit edilmiştir. Mahkeme, masumiyet karinesi yönünden de sorunlu ifadelere değinerek, kesinleşmiş bir mahkûmiyet yokken mahkûmiyetin söz konusu olabileceği varsayımına dayalı reddin ölçülülüğü zedelediğini belirtmiştir.

Kararın temel dayanakları şunlardır:

  • Makul Süre ve İvedilik: Mülkiyet hakkı üzerindeki kısıtlamaların, kamu makamlarınca makul derecede ivedilik koşuluna uygun yürütülmesi zorunluluğu.
  • Adil Denge: 11 yılı aşan kısıtlama süresinin, kamu yararı ile bireyin mülkiyet hakkı arasındaki dengeyi başvurucu aleyhine bozması.
  • Tazmin Edilebilirlik: Uzun süren tedbirlerin mülkte yarattığı ekonomik kaybın giderilmemesinin şahsi olarak aşırı bir külfet teşkil etmesi.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkı kapsamında uygulanan tedbir sürecinin orantısız olması ve oluşan zararın tazmin edilmemesi nedeniyle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

ONUR TUR ULUSLARARASI NAKLİYAT LTD. ŞTİ. BAŞVURUSU


Gümrük İşlemlerinde El Koyma Tedbirinin Mülkiyet Hakkı Bağlamında Ölçülülük Analizi

Maddi Olayın Özeti

Başvurucu şirketin ihraç etmek istediği tekstil ürünlerine, 15/7/1999 tarihinde gümrük makamlarınca kaçakçılık şüphesiyle el konulmuştur. İlgili ağır ceza mahkemesi, bilirkişi incelemeleri sonucunda ürünlerin kaçak olmadığını saptayarak 29/11/2000 tarihinde beraat kararı vermiş; karar 23/12/2002 tarihinde kesinleşmiştir. El konulan ürünler, el koyma tarihinden yaklaşık 3 yıl 8 ay sonra başvurucuya iade edilmiştir. Süreç sonunda eşyada meydana gelen değer kaybının tazmini talebiyle açılan dava, idari yargı tarafından gümrük idaresinin sorumluluğunun yalnızca muhafaza yükümlülüğü ile sınırlı olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, somut olaydaki el koyma tedbirini Anayasa’nın 35. maddesinde korunan mülkiyet hakkına yönelik bir müdahale olarak nitelendirmiştir. Kamu makamlarının kaçakçılıkla mücadele kapsamında geniş bir takdir yetkisine sahip olduğu kabul edilmekle birlikte, bu yetkinin kullanımında mülkiyet hakkının gerektirdiği temel güvencelerin sağlanması zorunluluğu hatırlatılmıştır. Müdahalenin meşru bir amaca hizmet etmesi, onun her durumda ölçülü olduğu anlamına gelmemektedir.

Mahkeme analizinde, mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerin anayasal uygunluğu için orantılılık kriterini öne çıkarmıştır. Özellikle ticari emtia niteliğindeki eşyaya el konulduğu durumlarda, yargılama sürecinin uzunluğu ve eşyanın niteliği gereği uğradığı değer kaybı, müdahalenin ağırlığını belirleyen temel unsurlardır. Mahkeme, hukuki standardı şu şekilde somutlaştırmıştır:

"Müdahalenin ölçülü olabilmesi için iyi niyetli eşya malikine eşyasını -tehlikeli olmaması kaydıyla- geri kazanabilme olanağının tanınması veya iyi niyetli malikin bu nedenle oluşan zararının tazmin edilmesi gerekmektedir... Her el koyma kaçınılmaz olarak zarara yol açar. Ancak bu kaçınılmaz olanın üzerinde bir zarara yol açılması durumunda mülkiyet hakkına yapılan müdahale başvurucuya aşırı bir külfet yükler."

Yapılan incelemede, tekstil ürünlerinin renk, biçim ve kumaş özelliklerinin zamanla değişmesi nedeniyle ciddi bir piyasa değeri kaybına uğradığı, bu zararın tazmin edilmemesinin başvurucu üzerinde orantısız bir yük oluşturduğu vurgulanmıştır. İdari yargı mercilerinin, idarenin sorumluluğunu sadece eşyanın fiziksel muhafazasıyla sınırlandırması ve haksız el koyma işleminin yarattığı ekonomik sonuçları irdelememesi, mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki adil dengeyi başvurucu aleyhine bozmuştur. Bu bağlamda, el koyma dışında daha hafif bir aracın tercih edilmemiş olması ve zararın giderilmemesi, müdahaleyi ölçüsüz kılmıştır.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkının korunması ile kamu yararı arasında olması gereken adil dengenin bozulduğu ve müdahalenin ölçüsüz olduğu gerekçesiyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

YETER DERİ TEKSTİL SANAYİ VE TİCARET A.Ş. BAŞVURUSU


6306 Sayılı Kanun Kapsamında İhtiyati Tedbirin Etkisizliği ve Mülkiyet Hakkı

Maddi Olayın Özeti

Başvurucular, 6306 sayılı Kanun kapsamında yürütülen kentsel dönüşüm sürecinde, Malikler Kurulu tarafından belirlenen yeni paylaşım modelinin hakkaniyete aykırı olduğunu ileri sürerek iptal davası açmışlardır. Asliye Hukuk Mahkemesi başlangıçta satış işlemlerinin durdurulması yönünde ihtiyati tedbir kararı vermiş olsa da, bilahare binanın yıkılmış olmasını gerekçe göstererek tedbiri teminata bağlamış ve fiilen kaldırmıştır. Tedbirin kaldırılmasının ardından başvurucuların taşınmazdaki hisseleri İdare tarafından satılmış; bunun üzerine derece mahkemesi, mülkiyetin sona erdiği gerekçesiyle davanın konusuz kaldığına hükmetmiştir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi (AYM), mülkiyet hakkının korunmasında ihtiyati tedbirin kural olarak zorunlu olmadığını, ancak bazı durumlarda nihai hükmün uygulanabilirliğini sağlamak adına bu tedbirlerin hayati önem taşıdığını vurgulamıştır. Mahkemeye göre, mülkiyet hakkının gerçek manada korunabilmesi, mahkemenin nihai hükümden önce alacağı önleyici tedbirlere bağlıdır. Mahkeme bu durumu şu şekilde ifade etmiştir:

"Özellikle malik lehine verilecek muhtemel bir nihai hükmün sonuçsuz kalma riskinin bulunduğu hâllerde mahkemenin nihai hükmün uygulanma kabiliyetini yitirmesini önleyici tedbirleri daha yargılama devam ederken alması gerekli hâle gelebilir. Uygulanma kabiliyeti bulunmadıktan sonra lehe verilen hükmün malik yönünden çok fazla bir anlama sahip olmayacağı açıktır. Ayrıca bu durum yargısal başvurunun etkililiğini de ortadan kaldırır."

AYM, ihtiyati tedbirin kaldırılmasına gerekçe gösterilen "binanın yıkılmış olması" olgusunun, uyuşmazlığın özü olan "paylaşım modelinin hakkaniyeti" ile ilgisiz olduğunu tespit etmiştir. Kararın temel dayanakları şu kriterlere dayanmaktadır:

  • Tedbirin Amacı ile Uyumlu Gerekçe: İhtiyati tedbirin kaldırılmasını haklı kılan olguların, nihai kararın sonuçsuz kalmasını önleme amacı ile uyumlu ve yeterli bir gerekçeyle açıklanması zorunludur.
  • Pratik Başarı Şansı (Etkililik): Bir hukuk yolunun sadece teorik düzeyde var olması yeterli değildir; somut olayda başvurucuya gerçek bir başarı şansı sunacak şekilde fiilen işlemesi gerekir.
  • Ölçülülük ve Kanunilik: 6306 sayılı Kanun'un özel nitelikte olması, Asliye Hukuk Mahkemesinin mülkiyet hakkını telafisi imkansız şekilde zedeleyecek yorumlar yapmasına cevaz vermez.

Sonuç

Asliye Hukuk Mahkemesinin hatalı takdiri sonucu başvurucular, mülkiyet haklarını yitirmeden önce paylaşım modelinin hukukiliğini denetlettirme imkanından mahrum kalmışlardır; bu durum etkili başvuru hakkının ihlali sonucunu doğurmuştur.

HANİFE YILDIZ TORUM VE NİMET FİLİZ SEVEN BAŞVURUSU


6183 Sayılı Kanun Madde 58/5 Kapsamındaki %10 Haksız Çıkma Zammının Mülkiyet Hakkı Bağlamında İncelenmesi

Maddi Olayın Özeti

İnceleme konusu hukuki uyuşmazlık, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 58. maddesinin beşinci fıkrasında düzenlenen "haksız çıkma zammı" müessesesinin anayasallığı üzerinedir. Düzenleme, kamu alacağına karşı tebliğ edilen ödeme emrine karşı açılan davanın reddi halinde, borçlunun haksız çıktığı tutarın %10’u oranında ek bir mali yükümlülüğe tabi tutulmasını öngörmektedir. Kanun koyucunun bu düzenlemeyle temel amacı, kamu alacağının tahsil sürecinin haksız davalarla sürüncemede bırakılmasını önlemek ve tahsilat hızını artırmaktır. Ancak bu mali külfetin, mülkiyet hakkı ve mahkemeye erişim hakkı ile olan dengesi, Anayasa Mahkemesi nezdinde ölçülülük kriterleri çerçevesinde denetime tabi tutulmuştur.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Mahkeme, söz konusu müdahaleyi ölçülülük ilkesinin alt unsurları olan elverişlilik, gereklilik ve orantılılık kriterleri üzerinden analiz etmiştir. Elverişlilik denetiminde, ödeme emrine karşı dava açılmasının —yürütmeyi durdurma kararı verilmedikçe— tahsilat işlemlerini durdurmadığı tespit edilmiştir. Bu bağlamda, tahsilatın cebren devam edebildiği bir hukuk düzeninde, dava açmanın cezalandırılmasının kamu alacağının tahsilini hızlandırma amacına hizmet etmediği vurgulanmıştır. Mahkeme bu durumu şu şekilde ifade etmiştir:

"Ödeme emrine karşı dava açan borçluya, davanın reddi hâlinde haksız çıkma zammı uygulanmasının kamu alacağının tahsilini hızlandırma amacına ulaşılması bakımından elverişli bir araç olduğu ifade edilemeyecektir."

Gereklilik kriteri açısından yapılan değerlendirmede, %10 oranındaki ek mali külfetin oldukça ağır bir müdahale olduğu saptanmıştır. AYM, vergi aslına ilişkin yargısal sürecin henüz kesinleşmediği aşamalarda düzenlenen ödeme emirlerine karşı dava açılmasının "makul" bir hak arayışı olduğunu belirtmiştir. Vergi mahkemesinin ret kararının ardından tahsilatın başlaması mümkün olsa da, yargı sürecinin devam etmesi nedeniyle borçlunun haksızlığının henüz sübut bulmadığı aşamada bu zammın uygulanması orantısız bulunmuştur. Kararın temel dayanakları şunlardır:

  • Tahsilatın Durmaması: Ödeme emri davası açılması, vergi idaresinin cebri icra yetkisini ortadan kaldırmaz; dolayısıyla tahsilatın haksız davalarla geciktirildiği tezi hukuki dayanaktan yoksundur.
  • Kesinleşmemiş Alacaklar: Vergi aslına dair uyuşmazlık devam ederken, sadece ilk derece mahkemesi kararına dayanılarak düzenlenen ödeme emrine karşı dava açılması, mahkemeye erişim hakkının doğal bir sonucudur.
  • Ağır Mali Külfet: %10 oranındaki sabit ve yüksek yaptırımın, hâkime takdir yetkisi tanınmadan uygulanması mülkiyet hakkına yönelik demokratik toplum düzeninde gerekli olmayan bir müdahaledir.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, kamu alacağının tahsilini hızlandırma amacı ile borçlunun mahkemeye erişim ve mülkiyet hakları arasındaki dengenin bozulduğuna kanaat getirmiştir. Sonuç olarak, ödeme emrine karşı açılan davada haksız çıkılması durumunda uygulanan %10 haksız çıkma zammı, anayasal güvencelere aykırı bir müdahale olarak nitelendirilmiştir.

ÇUKUROVA İTHALAT VE İHRACAT TÜRK A.Ş. BAŞVURUSU


Acele Kamulaştırma Kararının İptali Sonrası Mülkiyet Hakkının Kanuniliği Sorunu

Maddi Olayın Özeti

Başvuru, Elazığ ilinde inşa edilecek Pembelik Barajı havzasında bulunan taşınmazlar hakkında Bakanlar Kurulu tarafından 2012 yılında alınan "acele kamulaştırma" kararının ve bu karara dayalı EPDK işlemlerinin idari yargı tarafından iptal edilmesine rağmen, adli yargıdaki tescil süreçlerinin devam ettirilmesi üzerinedir. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, söz konusu projede acelelik halinin ve istisnai usulün uygulanmasını gerektiren olağanüstü koşulların bulunmadığına hükmederek ilgili kararları kesin olarak iptal etmiştir. Buna karşın, Asliye Hukuk Mahkemesi, idari yargıdaki iptal kararlarını bekletici mesele yapmayarak taşınmazların idare adına tesciline karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin Anayasa'nın 13., 35. ve 46. maddeleri ışığında öncelikle "kanunilik" ölçütünü karşılaması gerektiğini vurgulamıştır. Anayasa'nın 46. maddesi uyarınca, özel mülkiyetteki bir taşınmazın kamu mülkiyetine geçebilmesi için hukuka uygun bir kamulaştırma kararının varlığı "kurucu unsur" niteliğindedir. Acele kamulaştırma usulü, mülkiyet hakkına yönelik ağır bir müdahale biçimi olup ancak kanunda sayılan sınırlı ve istisnai hallerde (yurt savunması, aciliyet, olağanüstü durumlar) uygulanabilir.

"Müdahale teşkil eden olgunun hukuka aykırı olduğu kesinleşmiş yargı kararıyla sabittir. Asliye Hukuk Mahkemesince kurulan tescil hükmünün acele kamulaştırma sürecinin bir parçası olup olmadığı ve dolayısıyla hukuki temelinin bulunup bulunmadığı hususundaki tartışma, kamulaştırma kararının hukuka aykırılığını etkilememektedir."

Mahkeme, idari yargı kolu tarafından "acelelik" kararının hukuka aykırı bulunarak iptal edilmesinin, mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin dayanağını ortadan kaldırdığını saptamıştır. Adli yargı mercilerinin, idari işlemin iptaline rağmen tescil hükmü kurması, müdahaleyi dayanaksız bırakmaktadır. Kararın temel dayanakları şunlardır:

  • Kanunilik İlkesi: İptal edilen bir idari işleme dayalı olarak mülkiyetin el değiştirmesi, müdahaleyi kanuni dayanaktan yoksun bırakır.
  • Kurucu Unsur Eksikliği: Kamulaştırma kararı iptal edildiğinde, sonraki aşama olan tescil hükmünün hukuki zemini çökmektedir.
  • Yargı Kararlarının Bağlayıcılığı: İdari yargı tarafından verilen iptal kararlarının, müdahalenin hukukiliğini doğrudan etkilemesi asıldır.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kanunilik unsurunu taşımadığı gerekçesiyle Anayasa’nın 35. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

ALİ EKBER AKYOL VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU


Kamulaştırmasız El Atma Uygulamalarında Kanunilik İlkesi ve Mülkiyet Hakkı İhlali

Maddi Olayın Özeti

Başvurucuya ait 5.207 m² yüz ölçümlü taşınmazın 229,01 m²’lik kısmına, idare tarafından yürütülen dere ıslahı ve yol çalışması sırasında, sınır tespitindeki ihmal ve hatalı ölçümler neticesinde fiilen müdahale edilmiştir. Söz konusu müdahale sonrası açılan tazminat davasında derece mahkemesi, uyuşmazlığı "kamulaştırmasız el atma" prensibi çerçevesinde ele alarak taşınmaz bedelinin ödenmesine ve el atılan kısmın mülkiyetinin idareye devrine hükmetmiştir. Başvurucu, rızası ve usulüne uygun bir kamulaştırma kararı olmaksızın mülkiyet hakkına müdahale edildiğini belirterek anayasal şikâyette bulunmuştur.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin anayasal denetiminde; müdahalenin kanunilik, meşru amaç ve ölçülülük kriterlerine uygunluğunu incelemektedir. Somut olayda mahkeme, mülkiyet hakkının ancak kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlanabileceğini öngören Anayasa’nın 35. maddesi ile kamulaştırma usullerini düzenleyen 46. maddesini bir bütün olarak ele almıştır.

Hukuk devletinin temel unsurları olan hukuki güvenlik ve belirlilik ilkeleri, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını ve kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlemler içermesini zorunlu kılar. Mahkeme, idarenin Anayasa ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’na aykırı şekilde taşınmazlara fiilen el koyması olarak tanımlanan "kamulaştırmasız el atma" yöntemini, mülkiyet hakkı bakımından en ağır ve güvencesiz müdahale biçimi olarak nitelendirmiştir.

AYM, kamulaştırmasız el atmanın, idareye resmi usullerin dışına çıkarak hukuka aykırı eyleminden fayda sağlama imkânı tanıdığını vurgulamıştır. Kararda, bu durumun demokratik toplum düzenindeki hukukilik standardıyla bağdaşmadığı şu şekilde ifade edilmiştir:

"Anayasa’nın 35 ve 46. maddeleri taşınmaz mülkiyetine son verecek müdahalelerin yasal olmasını zorunlu tutmaktadır. Yöntem olarak Anayasa ve yasalara uygun bir kamulaştırma işlemi yapılması söz konusu iken, dayanağını Anayasa ve yasalardan almayan, bireylerin mülkiyet hakkına son veren bir uygulama olan kamulaştırmasız el atma yasalara uygun bir kamulaştırma ile aynı hukuki çerçeve içinde değerlendirilemez."

Analiz sonucunda; idarenin ihmali neticesinde gerçekleşen müdahalenin, Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen usule ve 2942 sayılı Kanun’daki emredici hükümlere uymadığı saptanmıştır. Müdahalenin meşru bir kamu yararı amacına dayanması, sürecin kanunilik şartını ihlal ettiği gerçeğini değiştirmemektedir. Kanuni bir temelden yoksun olan müdahalenin, diğer güvence ölçütleri yönünden incelenmesine gerek görülmemiştir.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, idarenin usulüne uygun bir kamulaştırma işlemi yapmaksızın taşınmaza el atmasını, mülkiyet hakkının kanunilik ilkesi yönünden ihlali olduğuna karar vermiştir.

CELALETTİN AŞÇIOĞLU BAŞVURUSU


Kamulaştırma Sürecinde Kamu Yararı Kararının Yargısal Denetimi ve Etkili Başvuru Hakkı

Maddi Olayın Özeti

Başvurucuya ait taşınmazların kamulaştırılması sürecinde, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 6. maddesinde öngörülen usule aykırı hareket edilmiştir. Taşınmazlarla ilgili olarak kamulaştırma kararından önce alınmış bir kamu yararı kararı bulunmadığı gibi, kamulaştırma tarihinde taşınmazların kamu hizmetine ayrıldığını tevsik eden onaylı bir uygulama imar planı da mevcut değildir. Başvurucunun taşınmazları, henüz hukuki süreç tamamlanmadan, Asliye Hukuk Mahkemesinin tescil kararıyla 2008 yılında TOKİ adına tescil edilmiştir. Kamulaştırma işlemine karşı açılan iptal davasında ise yargılama devam ederken 2011 yılında yürürlüğe giren imar planı gerekçe gösterilerek davanın reddine karar verilmiştir. Bu durum, başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin temelini oluşturan "kamu yararı" unsurunu denetletemeden mülkiyetini yitirmesine yol açmıştır.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin anayasal uygunluk denetiminde "kamu yararı" amacının varlığını vazgeçilmez bir meşruiyet kriteri olarak ele almaktadır. 2942 sayılı Kanun, kamu yararı kararını kamulaştırma sürecinin zorunlu ve öncül bir şartı olarak tesis etmiştir. Mahkeme, taşınmazı imar planıyla kamu hizmetine ayrılan kişilerin bu planlara karşı dava açma hakkına sahip olduğunu kabul etmekle birlikte, bu denetimin etkili olabilmesi için belirli bir zaman diliminde gerçekleşmesi gerektiğini vurgulamıştır. Mahkeme bu durumu şu şekilde ifade etmiştir:

"Taşınmazın kamu hizmetine tahsisinde kamu yararı bulunmadığı iddiası yönünden yapılacak yargısal denetimin etkili olduğundan söz edilebilmesi için bunun kamulaştırma sürecinin kesinleşmesinden önce tamamlanması gerekir. Aksi takdirde kamu yararı kararına karşı yargı yolunun açık olmasının bir anlamı kalmaz."

Anayasa Mahkemesi analizinde şu temel kriterleri ve aykırılıkları saptamıştır:

  • Zorunlu Usul Şartı: Kamu yararı kararı veya onaylı imar planı olmaksızın kamulaştırma sürecinin başlatılması, yasal belirlilik ilkesine aykırıdır.
  • Yargısal Denetimin Zamanlaması: Kamu yararı denetimi, mülkiyet hakkının kaybedilmesinden önce etkili bir şekilde kullanılabilir olmalıdır. Başvurucunun taşınmazlarını mülkiyetten yitirdiği tarihten önce bu iddialarını inceletme imkanı bulamaması etkili başvuru hakkını zedeler.
  • İhlalin Giderimi ve Başarı Şansı: Usule aykırı kamulaştırma işlemlerinin iptali, mülkiyetin iadesi veya tazminat taleplerinde başvurucunun hukuki durumunu doğrudan etkileyen bir unsurdur.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, kamu yararı denetiminin mülkiyet yitirilmeden önce yapılmasını imkansız kılan yargısal süreci, Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak Anayasa’nın 40. maddesindeki etkili başvuru hakkının ihlali olarak nitelendirmiştir.

TARIK YÜKSEL BAŞVURUSU


Enerji Nakil Hatları Vasıtasıyla Kamulaştırmasız El Atma ve Kanunilik Denetimi

Maddi Olayın Özeti

Başvurucunun Ankara ili, Mamak ilçesinde bulunan hissedarı olduğu taşınmaz üzerinden 1977 yılında iki ayrı enerji nakil hattı geçirilmiştir. Başvurucu, 2003 yılında ilgili idare aleyhine kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat davası açmıştır. Yargılama sürecinde Yargıtay, enerji nakil hattı güzergâhı nedeniyle taşınmazda meydana gelen değer azalışının %100 olduğu, bu sebeple taşınmazın tamamının bedeli üzerinden tazminata hükmedilmesi ve mülkiyetin idare adına tescil edilmesi gerektiği yönünde bozma kararları vermiştir. Yerel mahkemece bozma ilamına uyularak tazminata ve taşınmaz payının iptali ile idare adına tesciline karar verilmiş, hüküm kesinleşmiştir. Başvurucu, usulüne uygun bir kamulaştırma işlemi yapılmaksızın mülkiyet hakkına müdahale edildiği gerekçesiyle bireysel başvuruda bulunmuştur.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin anayasal denetimini Anayasa'nın 13., 35. ve 46. maddelerinin bütünselliği içinde gerçekleştirmektedir. Mahkeme, "kamulaştırmasız el atma" olgusunu; idarenin Anayasa ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’na aykırı şekilde, özel mülkiyete konu taşınmazlara fiilen veya hukuken el koyması olarak tanımlamıştır.

AYM değerlendirmesinde, kamulaştırmasız el atmanın, Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen resmi kamulaştırma rejimine kıyasla malik aleyhine ciddi güvence eksiklikleri içerdiğini saptamıştır. Resmi kamulaştırmada bedelin peşin ödenmesi ve idarenin ödeneği olmadan işlem tesis edememesi asıl iken; fiili el atmada ispat külfeti ve dava harçları malike yüklenmektedir. Bu durum, idarenin hukuka aykırı eyleminden fayda sağlamasına yol açmaktadır.

Mahkeme, mülkiyet hakkına son veren müdahalelerin yasal olma zorunluluğunu şu ifadelerle vurgulamıştır:

"Anayasa’nın 35 ve 46. maddeleri, taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkına son veren müdahalelerin yasal olmasını zorunlu tutmaktadır. Bu zorunluluk hukuk devletinin gereğidir. [...] Dayanağını Anayasa ve yasalardan almayan, bireylerin mülkiyet hakkına son veren bir uygulama olan kamulaştırmasız el atma, yasalara uygun bir kamulaştırma ile aynı hukuki çerçeve içinde değerlendirilemez."

Analiz kapsamında öne çıkan hukuki saptamalar şunlardır:

  • Usulü Baypas Etme Riski: Kamulaştırmasız el atma, idareye resmi kuralların ötesine geçme imkânı sağlayarak bireyleri öngörülemez ve keyfi müdahalelerle karşı karşıya bırakmaktadır.
  • Kanunilik İlkesinin İhlali: Somut olayda enerji nakil hatlarının tesisi sırasında 2942 sayılı Kanun'da belirlenen süreçlerin takip edilmediği sabittir. Bu durum, müdahalenin doğrudan kanunilik şartını sakatlamaktadır.
  • Hukuk Devleti Standartları: Hukuki güvenlik ve belirlilik ilkeleri uyarınca, mülkiyet hakkına müdahale ancak öngörülebilir bir yasal temel üzerinde yükselebilir; idarenin ihmali veya fiili tasarrufu bu temeli oluşturamaz.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, idarenin taşınmaz üzerinden enerji nakil hattı geçirmek suretiyle gerçekleştirdiği fiili el atmanın, Anayasa’nın 13, 35 ve 46. maddeleri ile 2942 sayılı Kanun’da öngörülen usullere uymadığını saptayarak, mülkiyet hakkının kanunilik ilkesi yönünden ihlal edildiğine karar vermiştir.

MUSTAFA ASİLER BAŞVURUSU


Kamulaştırma Bedelinin Tespitinde "Gerçek Değer" İlkesi ve Mülkiyet Hakkı İhlali

Maddi Olayın Özeti

Muğla'nın Fethiye ilçesi, Karaçulha Köyü'nde yer alan ve konumu itibarıyla yüksek değer potansiyeli taşıyan bir taşınmazın 102,16 m²'lik bölümü, sulama kanalı inşası gerekçesiyle kamulaştırılmıştır. İdare tarafından teklif edilen 2.592,00 TL'lik bedelin başvurucu tarafından kabul edilmemesi üzerine yargı süreci başlamıştır. Yargıtay'ın değer tespiti kriterlerine ilişkin bozma ilamı doğrultusunda yapılan ikinci yargılamada, taşınmazın bedeli 401,49 TL olarak belirlenmiştir. Bu sonuçla başvurucuya, idarenin dava öncesi teklif ettiği tutarın yalnızca %15'ine denk gelen bir bedel ödenmiş, mülkiyet hakkı yargı kararıyla idari teklifin gerisine düşürülmüştür.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, incelemesini Anayasa'nın 35. ve 46. maddeleri ekseninde, "gerçek karşılık" ve "ölçülülük" kriterleri üzerinden yürütmüştür. Mahkeme, kamulaştırma bedelinin tespitinde kullanılan tarımsal gelir metodunun, taşınmazın turistik konumu ve çevresel özellikleri gibi somut piyasa verilerini dışlayacak şekilde katı uygulanmasının anayasal güvencelerle çeliştiğini tespit etmiştir.

Değerlendirmede, başvurucun mülkiyet hakkını koruma gayesiyle başvurduğu yargı yolunun, kendisi aleyhine sonuç doğurarak idari teklifin bile altına inilmesi "aşırı bir külfet" olarak tanımlanmıştır. Mahkeme bu durumu şu şekilde ifade etmiştir:

"2942 sayılı Kanun'un 11. maddesinde ve Yargıtay kararlarında öngörülen kamulaştırılan taşınmazların bedel tespiti usulü katı bir şekilde uygulanarak... başvurucun mülkiyet hakkı arasında makul bir orantı kurulmamış ve başvurucu üzerinde idarenin ulaşmak istediği kamu yararı ile haklı gösterilemeyecek aşırı bir yüke sebep olunmuştur."

Kararın temel dayanakları şunlardır:

  • Gerçek Değer Esası: Kamulaştırma bedelinin, Anayasa'nın 46. maddesi uyarınca taşınmazın gerçek karşılığını yansıtması zorunluluğu.
  • Ölçülülük İlkesi: Kamu yararı ile bireyin mülkiyet hakkı arasında kurulması gereken makul dengenin, ödenecek bedelin düşüklüğü nedeniyle başvurucu aleyhine bozulması.
  • Yöntemsel Katılık: Taşınmazın subjektif ve objektif değerlerini dikkate almayan, piyasa gerçeklerinden kopuk hesaplama yöntemlerinin mülkiyet hakkını ihlal etmesi.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, ödenen kamulaştırma bedelinin taşınmazın gerçek değerinden uzak olması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ve ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasına hükmetmiştir.

SELMA ARICAN BAŞVURUSU


İdari İrtifak Bedelinin Tespitinde Objektif Değer Artırıcı Unsurların Soyut Gerekçeyle Sınırlandırılması ve Mülkiyet Hakkı İhlali

Maddi Olayın Özeti

Başvurucuya ait taşınmaz üzerinde, Türkiye Elektrik İletim A.Ş. (TEİAŞ) lehine idari irtifak hakkı tesis edilmiştir. Söz konusu irtifak tesisi nedeniyle taşınmazda meydana gelen değer azalışının tazmini amacıyla açılan davada, ilk derece mahkemesi bilirkişi raporuna dayanarak bir bedel belirlemiştir. Bilirkişi raporunda, taşınmazın ilçe merkezine, köye, hızlı tren hattına ve ana karayoluna olan mesafesi gibi somut nitelikleri göz önünde bulundurularak %30 oranında "objektif değer artırıcı unsur" uygulanmıştır. Ancak Bölge Adliye Mahkemesi, taşınmazın somut özelliklerine dair teknik bir eleştiri getirmeden, bu oranın %10’u geçemeyeceği kabulüyle tazminat miktarını düşürmüştür. Başvurucu, bu sınırlamanın mülkiyet hakkını ihlal ettiğini ileri sürerek anayasa şikâyetinde bulunmuştur.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkına yapılan müdahalerde orantılılık incelemesi yaparken, ödenen bedel ile taşınmazın gerçek değeri arasındaki dengeye odaklanmaktadır. Mahkeme, taşınmaz bedelinin tespitinin teknik bir konu olduğunu ve uzmanlık gerektirdiğini vurgulamıştır. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun 11. maddesi uyarınca arazilerde net gelir yöntemi esas alınırken, taşınmazın mevkii, yerleşim yerlerine yakınlığı ve ticari kapasitesi gibi "objektif unsurlar" değerin belirlenmesinde kritik rol oynamaktadır.

Hâkimin bilirkişi raporunu serbestçe takdir etme yetkisi bulunmakla birlikte, bu yetki keyfiyete izin vermez. AYM, mahkemelerin uzmanlık gerektiren bilimsel ve teknik meselelerde bilirkişi görüşünden ayrılması durumunda, bunun teknik gerekçelerini ortaya koyması gerektiğini belirtmiştir. Kararda şu husus vurgulanmıştır:

"Dairenin somut taşınmazla ilgili bir değerlendirme yapmadan objektif değer artırıcı unsur oranını %10 ile sınırlaması, idari irtifak kurulan taşınmazın gerçek değerinin ve buna bağlı olarak müdahale nedeniyle taşınmazın değerinde meydana gelen azalmanın tam olarak tespit edilmesini engellemiştir."

Anayasa Mahkemesi, yargı organlarının yerleşik içtihatlarına atıfla da olsa, somut taşınmazın özelliklerini dışlayan "soyut ve maktu sınırlamaların" anayasal güvencelerle bağdaşmadığını tespit etmiştir. Bilirkişi tarafından saptanan %30’luk oranının neden hatalı olduğu somut verilerle açıklanmadan, genel bir kabulle %10’a çekilmesi, başvurucuya yüklenen külfeti aşırı ve ölçüsüz kılmıştır.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, idari irtifak bedelinin belirlenmesinde somut verilerle desteklenmeyen soyut gerekçelerle indirim yapılmasını, mülkiyet hakkı kapsamında ölçülülük ilkesine aykırı bularak ihlal kararı vermiştir.

SAADET ESİN BAŞVURUSU


Kamulaştırma Bedelinin Tespiti Davalarında İdare Lehine Vekâlet Ücretinin Mülkiyet Hakkına Etkisi

Maddi Olayın Özeti

Başvurucuya ait taşınmaz hakkında ilgili idare tarafından kamulaştırma süreci başlatılmıştır. Satın alma usulü kapsamında idare tarafından başvurucuya 5.674,76 TL bedel teklif edilmiş, ancak tarafların uzlaşamaması üzerine idarece kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili davası açılmıştır. Yargılama sonucunda taşınmazın değeri, idarenin teklifinin yaklaşık iki katı olan 10.219,58 TL olarak tespit edilmiştir. Derece mahkemesi, tespit edilen bu bedelin yanında, başvurucunun idareye 1.500 TL tutarında vekâlet ücreti ödemesine hükmetmiştir. Başvurucu, kamulaştırma bedelinin yaklaşık %15’ine tekabül eden bu vekâlet ücretinin, mülkiyet hakkını ihlal ettiğini ileri sürerek anayasa şikâyetinde bulunmuştur.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, müdahalenin mülkiyet hakkı üzerindeki etkisini orantılılık kriteri çerçevesinde ele almıştır. Mahkeme, kamulaştırma davalarının niteliği gereği, mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ancak taşınmazın gerçek bedelinin ödenmesi durumunda mülkiyet hakkıyla kamu yararı arasında adil bir denge kurabileceğini vurgulamıştır.

AYM'nin değerlendirmesinde öne çıkan temel husus, kamulaştırma davalarında yargılama giderlerinin paylaştırılmasının diğer dava türlerinden farklı bir hukuki rejim gerektirdiğidir. Kamu makamları, anayasal bir yetki kullanarak bireyin mülkünü zorla edinmektedir; dolayısıyla taşınmazın gerçek değerinin belirlenmesi ilke olarak idarenin yükümlülüğündedir. Başvurucunun, idarenin düşük bedel teklifini kabul etmeyerek yargı yoluna gitmesi, davanın açılmasına haksız yere sebebiyet verdiği şeklinde yorumlanamaz. Mahkeme bu durumu şu şekilde ifade etmiştir:

"Kamulaştırılan taşınmazın değerinin belirlenmesi ilke olarak kamu makamlarının yükümlülüğündedir. Bu yükümlülük çerçevesinde yürütülen idari ve yargısal süreçlerdeki masrafların ise ancak haklı gösterilebilecek belirli koşulların varlığı hâlinde mülk sahibine yükletilmesi mümkün görülebilir. Aksi hâlde... kamulaştırma bedelinin gerçek değeri üzerinden ödenmesini de engellemiş olur."

Mahkeme, başvurucunun yargılama sürecinde aşırı bir talebinin veya davanın uzamasına yol açan kusurlu bir davranışının bulunmadığını saptamıştır. Başvuruya konu olayda, hükmedilen vekâlet ücretinin kamulaştırma bedelini %15 oranında azaltması, başvurucu üzerinde şahsi ve aşırı bir külfet oluşturmaktadır.

Kararın temel dayanakları şunlardır:

  • Gerçek Bedel Yükümlülüğü: Anayasa'nın 46. maddesi uyarınca kamulaştırma bedeli taşınmazın gerçek değerini yansıtmalıdır; yargılama giderleri bu bedeli aşındırmamalıdır.
  • Davanın Açılmasındaki Sorumluluk: İdarenin teklif ettiği bedelin mahkemece belirlenenin çok altında kalması, davanın açılma sorumluluğunu idareye yükler.
  • Orantılılık ve Maktu Ücret: Bedelin düşük olduğu durumlarda maktu vekâlet ücretine hükmedilmesi, mülk sahibi aleyhine dengeyi bozabilir; bu tür durumlarda vekâlet ücretinin de orantılı şekilde düşük belirlenmesi gerekir.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, kamulaştırma bedelinin önemli bir kısmının vekâlet ücreti olarak idareye geri ödenmesinin, müdahaleyi ölçüsüz kıldığına ve Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

SADETTİN EKİZ BAŞVURUSU


Kamulaştırma Bedelinin Geç Ödenmesi ve Enflasyonist Değer Kaybının Mülkiyet Hakkı Kapsamında Değerlendirilmesi

Maddi Olayın Özeti

Başvuruculara ait taşınmaz, Belediye Encümeni kararıyla kamulaştırılmıştır. Kamulaştırma bedelinin tespiti amacıyla 2003 yılında açılan dava, ilgili diğer iptal davalarının bekletilmesi ve teknik incelemeler nedeniyle uzamıştır. Yerel mahkeme, 2012 yılında davanın açıldığı 2003 yılı birim değerlerini esas alarak bedel tespiti yapmış ve tutarın faizsiz ödenmesine karar vermiştir. Sonuç olarak, kamulaştırma bedeli başvuruculara 104 ay sonra, herhangi bir değer artışı veya faiz uygulanmaksızın ödenmiştir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkının korunması ile kamu yararı arasındaki dengenin sağlanması için kamulaştırma bedelinin taşınmazın gerçek karşılığını yansıtması gerektiğini vurgulamıştır. Mahkeme, müdahalenin kanuni dayanağını ve meşru amacını kabul etmekle birlikte, esas incelemesini ölçülülük ilkesi ve birey üzerine yüklenen külfet üzerinde yoğunlaştırmıştır.

Değerlendirmede, 2942 sayılı Kanun’un öngördüğü hızlı yargılama hedefine ulaşılamadığı ve yargılamanın makul süreleri fahiş düzeyde aştığı saptanmıştır. Taşınmazın değerinin dava tarihindeki verilere göre dondurulması, ancak ödemenin yıllar sonra yapılması paranın satın alma gücünde ciddi aşınmaya yol açmıştır. Merkez Bankası verilerine göre %104,63 oranında gerçekleşen enflasyonun, ödenen tutarın gerçek değerini yarı yarıya azalttığı tespit edilmiştir.

Mahkeme, kamu otoritelerinin uzun süren yargılamalarda faiz veya güncelleme yapmamasının mülkiyet hakkını ihlal ettiğini şu gerekçeyle açıklamıştır:

"Kamulaştırma bedelinin dava açıldığı tarihteki değeri ile ödendiği tarihteki değeri arasında gözlemlenen farkın kamulaştırma bedeline faiz eklenmemesinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Ödenmeyen bu fark, bireyin mülkiyet hakkının korunması ile kamu yararı arasında olması gereken adil dengeyi bozarak, Anayasa’da yer alan ölçülülük ilkesine aykırı bir şekilde başvurucular üzerine orantısız ve aşırı bir yük binmesine sebep olmaktadır."

Kararda öne çıkan hukuki kriterler şunlardır:

  • Gerçek Karşılık İlkesi: Anayasa'nın 46. maddesi uyarınca kamulaştırma bedeli peşin ve gerçek değerinde ödenmelidir; gecikme durumunda bu değerin korunması anayasal zorunluluktur.
  • Ölçülülük: Kamu yararı amacıyla yapılan müdahalelerde, bireyin mülkiyet hakkının enflasyon karşısında eritilmesi, müdahaleyi orantısız kılmaktadır.
  • Enflasyon Etkisi: Paranın değerindeki hissedilir aşınma, mülkiyetin özüne müdahale teşkil eder ve bu kaybın telafisi devletin sorumluluğundadır.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, sekiz yılı aşan gecikme süresince kamulaştırma bedeline faiz işletilmemesini ve enflasyon farkının yansıtılmamasını, mülkiyet hakkının ihlali olarak kabul etmiştir.

MEHMET AKDOĞAN VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU


Maluliyet Aylıklarının Geri Tahsili ve Mülkiyet Hakkının Korunması

Maddi Olayın Özeti

Başvurucu, 14 Mart 1997 tarihinde sigortalı olarak çalışma hayatına başlamış; 17 Eylül 2002 tarihinde Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK) yaptığı başvuru ve ilgili hastane raporu sonucunda 506 sayılı mülga Sosyal Sigortalar Kanunu uyarınca malulen emekli edilmiştir. Bu kapsamda başvurucuya 1 Ekim 2002 ile 21 Eylül 2004 tarihleri arasında maluliyet aylığı ödenmiştir. Ancak SGK, bilahare açtığı bir dava ile söz konusu aylıkların yersiz ödendiğini ileri sürerek geri ödenmesini talep etmiş; yerel mahkemece davanın kabulüne karar verilerek ödenen tutarların iadesine hükmedilmiştir. Başvurucu, emekli edildiği tarihte yürürlükte olan mevzuatın aleyhine değiştirilerek uygulanmasının mülkiyet hakkını ihlal ettiğini ileri sürerek anayasa şikâyetinde bulunmuştur.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi (AYM), öncelikle uyuşmazlık konusu sosyal güvenlik ödemesinin Anayasa'nın 35. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesi kapsamında "mülkiyet" teşkil edip etmediğini incelemiştir. Mahkeme, yerleşik içtihatlarına ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına atıfla, mevzuatta öngörülen şartları yerine getirerek sosyal yardım alma hakkı kazanan bireyin, bu kapsamda doğan menfaatinin mülkiyet hakkı koruması altında olduğunu vurgulamıştır. AYM, başvurucuya bağlanan ve bir süre ödenen aylıkların, "mülk" niteliğinde olduğu sonucuna varmıştır.

İncelemede, 506 sayılı mülga Kanun’un 53. maddesinde yapılan kanuni değişikliğin etkileri üzerinde durulmuştur. Başvurucunun emekli olduğu tarihte ilgili maddenin son fıkrası, "evvelce ödenmiş bulunan aylıkların geri alınamayacağını" amir iken; 29 Temmuz 2003 tarihli değişiklik ile bu aylıkların "geri alınacağı" hükmü getirilmiştir. Mahkeme, bu noktada mülkiyet hakkına yönelik müdahelenin anayasallığını denetlemiş ve şu tespitte bulunmuştur:

"506 sayılı mülga Kanun'a uygun olarak devlete bağlı hastane tarafından verilen rapora istinaden başvurucuya bağlanan maluliyet aylığının geri alınması nedeniyle başvurucunun, Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir."

Kararın temel hukuki dayanakları ve uygulanan kriterler şunlardır:

  • Mülkiyet Hakkının Kapsamı: Sosyal güvenlik sisteminden doğan alacak hakları, kanuni şartların gerçekleşmesi halinde "mülk" olarak kabul edilir.
  • Meşru Beklenti ve Hukuki Güvenlik: Bireyin, devlet kurumları tarafından verilen raporlara dayanarak bağlanan bir haktan, mevzuatın sonradan aleyhe yorumlanması veya geriye yürütülmesi suretiyle mahrum bırakılması mülkiyet hakkına ölçüsüz bir müdahaledir.
  • İdarenin Sorumluluğu: Kamu kurumlarının (SGK) kendi hatalı işlemlerinden doğan zararı, iyiniyetli olan ve kendisine tanınan hakkı bilen bireye bütünüyle yüklemesi, mülkiyet hakkının barışçıl kullanımını zedeler.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, usulüne uygun sağlık kurulu raporları ile bağlanan maluliyet aylıklarının sonradan yersiz ödeme gerekçesiyle geri tahsil edilmesini, mülkiyet hakkının ihlali olarak nitelendirmiş ve başvurucunun hakkının korunmasına hükmetmiştir.

BÜLENT AKGÜL BAŞVURUSU


İdarenin Hatalı İntibak İşlemi ve Ölçüsüz Gecikme Zammının Mülkiyet Hakkı Bağlamında İncelenmesi

Maddi Olayın Özeti

Başvurucu, şirket ortaklığına dayalı BAĞ-KUR sigortalılığının tescili aşamasında, SSK nezdindeki önceki hizmet sürelerinin aktarılmasını talep etmiştir. Ancak SSK tarafından BAĞ-KUR’a yapılan bildirimde, 2.612 gün olan hizmet süresi hatalı bir şekilde 2.232 gün olarak aktarılmıştır. Bu veri hatası sonucunda başvurucunun basamak intibakı 7. derece yerine 6. dereceden yapılmış ve emeklilik tarihine kadar geçen süreçte idare tarafından herhangi bir düzeltme işlemi tesis edilmemiştir.

2009 yılında emeklilik talebinde bulunan başvurucuya, idari hatadan kaynaklanan basamak farkı nedeniyle 512,46 TL prim aslı ve 3.159,15 TL gecikme zammı olmak üzere toplam 3.671,61 TL borç çıkarılmıştır. Başvurucu, söz konusu tutarı ihtirazi kayıtla ödeyerek yaşlılık aylığına hak kazanmış; ardından ödenen gecikme zammının iadesi talebiyle dava açmıştır. İlk derece mahkemesinin davanın kısmen kabulüne dair kararı, Yargıtay tarafından başvurucunun kendi hizmet süresini bilmesi gerektiği gerekçesiyle bozulmuş ve nihayetinde dava reddedilmiştir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, başvuruyu Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ve Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi çerçevesinde değerlendirmiştir. Mahkeme, mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin meşru kabul edilebilmesi için kamu yararı amacı taşıması ve müdahale sonucunda bozulan dengenin birey üzerinde aşırı bir yük oluşturmaması gerektiğini vurgulamıştır.

Kararda, mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin orantısızlığı şu gerekçelerle temellendirilmiştir:

  • İdari Kusur ve Öngörülebilirlik: Hatanın kamu kurumları arasındaki yanlış veri aktarımından kaynaklandığı, başvurucunun bu süreçte kusurunun bulunmadığı tespit edilmiştir. İdarenin kendi hatasını uzun süre düzeltmeyip emeklilik aşamasında başvurucuya yansıtması, hukuki öngörülebilirlik ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
  • Ölçülülük ve Maddi Külfet: Prim aslına oranla yaklaşık altı katı tutarında bir gecikme zammının tahsil edilmesi, müdahaleyi bir kamu alacağının tahsilinden çıkarıp cezalandırıcı bir boyuta taşımıştır.

Mahkeme, idarenin kendi hatasından kaynaklanan bir durumda, bireyi ağır bir mali yük altına sokan uygulamayı şu şekilde eleştirmiştir:

"Basamak farkından kaynaklanan prim borçları için geç ödeme nedeniyle ortaya çıkan değer kaybını da aşarak geç ödeme yapan bireylerin cezalandırılması yönünde sonuç doğuran gecikme zammı uygulaması nedeniyle... başvurucu üzerinde aşırı ve orantısız bir yüke sebep olunmuş, hakkın özüne dokunur şekilde ölçülülük ilkesi ihlal edilmiştir."

Ayrıca, Yargıtay’ın benzer uyuşmazlıklarda idari hata durumunda gecikme zammından sigortalının sorumlu tutulamayacağına dair yerleşik içtihatlarının somut olayda göz ardı edilmesi, müdahalenin öngörülebilirliğini ortadan kaldıran temel bir eksiklik olarak değerlendirilmiştir.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, idari hatadan kaynaklanan prim borcuna fahiş gecikme zammı uygulanmasını, başvurucunun mülkiyet hakkına yönelik ölçüsüz bir müdahale olarak nitelendirmiş ve hak ihlali kararı vermiştir.

NURDAN SARI BAŞVURUSU


Mülkiyet Hakkı Bağlamında Emekli İkramiyesi Alacaklarının Enflasyon Karşısında Değer Kaybı

Maddi Olayın Özeti

Başvurucu, 1/10/1988 tarihinde emekli olmasına rağmen, o dönemki mevzuat ve yargısal uygulamalar nedeniyle emekli ikramiyesini alamamıştır. Anayasa Mahkemesinin konuyla ilgili iptal kararları sonrası 22/6/2010 tarihinde Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK) başvuruda bulunmuştur. Yapılan yargılama neticesinde, başvurucunun emekli olduğu tarihteki (1988) memur maaş katsayıları üzerinden hesaplama yapılmış ve 2013 yılında başvurucuya 2,27 TL ana para ile 0,54 TL yasal faiz olmak üzere toplam 2,81 TL ödeme yapılmıştır. Başvurucu, ödemenin güncel değerler üzerinden yapılmaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkına yapılan müdahaleleri incelerken "kanunilik", "meşru amaç" ve "ölçülülük" kriterlerini esas almaktadır. Somut olayda, emekli ikramiyesinin hesaplanma yöntemine ilişkin derece mahkemelerinin yorumunun keyfî veya öngörülemeyen bir nitelik taşımadığı, dolayısıyla müdahalenin kanuni dayanağının bulunduğu ve meşru bir amaç taşıdığı kabul edilmiştir.

Ancak temel hukuki uyuşmazlık, müdahelenin "ölçülülüğü" noktasında toplanmaktadır. Mahkeme, kamu yararı ile bireyin mülkiyet hakkı arasında kurulması gereken "adil denge"nin bozulup bozulmadığını analiz etmiştir. Özellikle yüksek enflasyonun yaşandığı dönemlerde, kamu alacaklarının veya borçlarının nominal değer üzerinden ödenmesi, birey üzerinde aşırı bir külfet oluşturabilmektedir.

Mahkeme bu durumu şu şekilde ifade etmiştir:

"Başvurucunun emekli ikramiyesine hak kazandığı tarihten ödemenin yapıldığı tarihe kadar geçen yirmi beş yıllık süredeki enflasyon oranları dikkate alındığında mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilen söz konusu alacağın değer kaybına uğratılarak ödendiği anlaşılmaktadır. Belirtilen değer kaybının miktarı gözetildiğinde müdahaleyle başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağandışı bir külfet yüklendiği... adil dengeyi başvurucu aleyhine bozduğu sonucuna varılmıştır."

Kararın temel dayanakları ve uygulanan kriterler şunlardır:

  • Enflasyon Karşısında Değer Kaybı: 1988 yılındaki 2,27 TL'nin ödeme tarihi olan 2013 yılındaki karşılığının 10.372 TL olduğu, ancak başvurucuya sadece 2,81 TL ödendiği tespit edilmiştir. Enflasyon artış oranının % 456.792 olduğu bir ortamda, yasal faiz miktarının bu kaybı telafi etmekten uzak kaldığı vurgulanmıştır.
  • Devletin Takdir Yetkisi ve Sınırı: Sosyal güvenlik alanında devletin hesaplama yöntemleri konusunda geniş bir takdir yetkisi bulunsa da bu yetki, mülkiyet hakkının özünü zedeleyecek ve bireyi "şahsi ve aşırı bir külfet" altında bırakacak şekilde kullanılamaz.
  • Adil Denge Testi: Hak kazanılan tarih ile ödeme tarihi arasındaki 25 yıllık sürenin makul olmadığı ve yargı organlarının bu değer kaybını giderecek mekanizmaları (enflasyon güncellemesi veya yeterli faiz) işletmediği görülmüştür.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamındaki alacağının enflasyon karşısında ciddi bir değer kaybına uğratılarak ödenmesi nedeniyle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

FERDA YEŞİLTEPE BAŞVURUSU


Maden Ruhsatı Olmaksızın Yürütülen Faaliyetlerde İdarenin Sorumluluğu ve Mülkiyet Hakkı İhlali

Maddi Olayın Özeti

Başvurucu şirket, bir kamu vakfı olan Or-Ge ile imzaladığı protokoller çerçevesinde, Melet Irmağı'ndan malzeme çıkarma faaliyetine başlamıştır. Söz konusu protokoller Ordu Valisi tarafından onaylanmış, başvurucu öngörülen bağış bedellerini ödemiş ve faaliyetleri süresince İl Özel İdaresi'nden maden sevk fişlerini teslim alarak devlet hakkı paylarını ilgili hesaba yatırmıştır. Ancak faaliyetlerin başlamasından yaklaşık sekiz ay sonra, idare tarafından başvurucunun işletme ruhsatı bulunmadığı ve protokol hükümlerine aykırı davrandığı gerekçesiyle stoktaki 233.800 m³ malzemeye el konulmuş ve yüksek miktarda idari para cezası uygulanmıştır. Başvurucunun el koyma işlemine karşı açtığı iptal davası derece mahkemelerince reddedilmiş, buna karşın idari para cezasına karşı açılan dava "idarenin rızası ve denetimi altındaki faaliyete ceza uygulanmasının iyiniyetle bağdaşmayacağı" gerekçesiyle başvurucu lehine sonuçlanmıştır.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi (AYM), müdahaleyi mülkiyet hakkı kapsamında "mülkiyetin kullanımının kontrolü" başlığı altında değerlendirmiştir. Mahkeme, idarenin eylem ve işlemlerinde "iyi yönetişim" ilkesine uygun hareket etme yükümlülüğünü vurgulayarak, kamusal otoritelerin tutarlı davranmaları gerektiğini hatırlatmıştır.

AYM'nin analizinde öne çıkan temel kriterler şunlardır:

  • İyi Yönetişim ve Tutarlılık: Kamu idarelerinin hatalı işlemlerinden dönme hakkı saklı olmakla birlikte, bu süreçte muhatap üzerinde aşırı yük oluşturulmamalıdır. Somut olayda, maden ruhsatı vermeye yetkili olan İl Özel İdaresi'nin, en başından itibaren başvurucunun faaliyetlerinden haberdar olduğu, süreci bizzat onayladığı ve denetlediği sabittir.
  • İdarenin Kusuru ve Sorumluluğu: Faaliyetlerin durdurulması ve malzemeye el konulması işlemi, idarenin kendi onayıyla başlayan bir sürecin sekiz ay sonra "ruhsatsızlık" gerekçesiyle sonlandırılması mahiyetindedir. AYM, idarenin inceleme ve denetim sorumluluğunu zamanında yerine getirmediğini, hatalı durumun oluşmasında idarenin bizzat payı olduğunu tespit etmiştir.
  • Ölçülülük ve Şahsi Yük: Müdahalenin meşru bir amacı bulunsa dahi, idarenin süreçteki aktif katılımı ve rızası göz önüne alındığında, tüm zararın ve yaptırımın başvurucuya yüklenmesi "ölçülülük" kriterini zedelemektedir.

Mahkeme, idarenin tutumunu şu şekilde ifade etmiştir:

"İdarenin bilgisi, rızası, gözetim ve denetimi altında gerçekleştirilen madencilik faaliyetleri kapsamında çıkarılan malzemeye... el konulmasında iyi yönetişim ilkesine uygun hareket edilmediği, idarenin eylem ve işlemlerinin tutarlı olmadığı ve ulaşılmak istenen kamu yararı ile kıyaslandığında başvurucu üzerinde aşırı bir yüke sebep olunduğu anlaşılmıştır."

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, idarenin kendi kusurundan kaynaklanan hukuki belirsizliği başvurucu aleyhine kullanarak mülkiyete el koymasını mülkiyet hakkına yönelik orantısız bir müdahale olarak görmüş ve Anayasa’nın 35. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

KIRCA MÜHENDİSLİK İNŞ. TURZ. TİC. VE SAN. A.Ş. BAŞVURUSU


Yurt Dışından Yasal Yollarla İthal Edilen Kültür Varlıklarının Müsaderesi ve Mülkiyet Hakkı

Maddi Olayın Özeti

Başvurucu, yurt dışından bedelini ödeyerek satın aldığı Geç Roma dönemine ait dört adet mozaik tabloyu Türkiye'ye getirmiştir. Yapılan yargılama sonucunda ağır ceza mahkemesi, ilgili eşyaların ithalinin serbest olduğunu ve gümrük vergisine tabi olmadığını gümrük idaresinden teyit ederek başvurucunun beraatine karar vermiştir. Ancak mahkeme, herhangi bir kanuni gerekçe göstermeksizin söz konusu eserlerin müsaderesine hükmetmiştir. Yargıtay ise davanın zamanaşımı nedeniyle düşmesine ve eserlerin "müzeye verilmesine" karar vermiş; ancak mülkiyetin devrine ilişkin somut bir kanuni dayanak bildirmemiştir. İdari yargı sürecinde de eserlerin iadesi veya tazminat talepleri, eserlerin "taşınmaz kültür varlığı" niteliği üzerinden gerekçelendirilerek reddedilmiştir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin yasallık, meşru amaç ve ölçülülük kriterleri çerçevesinde incelenmesi gerektiğini hatırlatmıştır. Devletin kültür varlıklarını koruma konusundaki geniş takdir yetkisi saklı kalmak kaydıyla, müdahalenin birey üzerinde aşırı bir yük oluşturmaması esastır. Kararda, başvurucunun iyi niyetli malik statüsünün değerlendirilmemesi ve yasal çerçevede yurda getirilen eserler için herhangi bir tazminat mekanizmasının işletilmemesi mülkiyet hakkının özüne dokunan bir eksiklik olarak tanımlanmıştır.

Mahkeme, mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki dengeyi şu ifadelerle açıklamıştır:

"Başvurucunun kanuna göre yurt dışında edindiği kültür varlıklarını getirmesinin serbest olmasından dolayı iyi niyetli malik olduğu gerekçesiyle eşyaların iadesi veya zararının tazmin edilmesi gerektiği yönündeki iddiaları, idari ve yargısal süreçler boyunca yeterli ve makul bir biçimde karşılanmadığına göre başvurucuya mülkiyet hakkı kapsamında etkin bir itiraz hakkının tanınmadığı değerlendirilmiştir."

Kararın temel dayanakları şunlardır:

  • İyi Niyetli Malik Statüsü: İthali serbest olan bir eşyayı yasal yollarla edinen malikin, kusuru veya kanuna aykırı bir eylemi tespit edilmeksizin mülkiyetinden mahrum bırakılması ölçülülük ilkesine aykırıdır.
  • Gerekçeli Karar ve Yasallık: Müsadere ve devir işlemlerinin, mülkiyetin devlete geçişini sağlayan açık ve belirli bir kanun maddesine dayanması hukuki güvenlik ilkesinin gereğidir.
  • Adil Denge ve Tazminat: Kamu yararı gerekçesiyle mülkiyetine el konulan iyi niyetli kişinin uğradığı zararın telafi edilmemesi, kamu yararı ile birey hakkı arasındaki adil dengeyi başvurucu aleyhine bozmaktadır.

Sonuç

Anayasa Mahkesi, başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin orantısız olduğu ve mülkiyet hakkı kapsamındaki etkin itiraz imkanlarının sağlanmadığı gerekçesiyle ihlal kararı vermiştir.

ARİF GÜVEN BAŞVURUSU


Güvenlik Tedbirleri Kaynaklı Mülkiyet Hakkı Müdahalelerinde Fedakârlığın Denkleştirilmesi İlkesi

Maddi Olayın Özeti

Başvurucular, mülkiyetlerinde bulunan taşınmazın yer aldığı sokağın, komşu parselde bulunan İsrail Büyükelçiliği'nin güvenliği gerekçesiyle yaya ve araç trafiğine kapatıldığını ifade etmişlerdir. Söz konusu güvenlik önlemi neticesinde taşınmazın ulaşılabilirliğinin kısıtlandığı ve kira gelirlerinde yaklaşık üçte iki oranında bir azalma meydana geldiği banka kayıtlarıyla somutlaştırılmıştır. Açılan tazminat davası, derece mahkemelerince idarenin eyleminin hukuka uygun olduğu ve bir hizmet kusuru bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmiş; başvurucuların "kusursuz sorumluluk" ve "kamu külfetleri karşısında eşitlik" iddiaları karşılanmamıştır.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, idarenin kamu güvenliğini sağlama yükümlülüğü çerçevesinde hangi tedbirin uygulanacağını belirleme konusundaki takdir yetkisini teslim etmekle birlikte, bu yetkinin mülkiyet hakkı üzerindeki etkilerini orantılılık testi kapsamında incelemiştir. Mahkeme, bir tedbirin meşru bir amaca sahip olması ve elverişli olmasının tek başına yeterli olmadığını; asıl olanın malik üzerine "olağan dışı ve aşırı bir yük" yüklenip yüklenmediği olduğunu belirtmiştir.

Kararda, demokratik hukuk devletinde toplumsal fayda sağlayan kamusal müdahalelerin külfetinin sadece belirli bireylere yüklenemeyeceği, bu durumun "fedakârlığın denkleştirilmesi" ilkesi gereği tazmin edilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Mahkeme bu prensibi şu şekilde temellendirmiştir:

"Uygulanan önlemle hedeflenen olumlu sonuçlardan toplumun tümü yarar elde ettiğine göre bu önlemle hakkına müdahale edilen kişi veya kişilerin yüklendiği külfetin de tüm topluma pay edilerek kamu yararı ile bireylerin mülkiyet hakkının korunması arasındaki dengenin sağlanması gerekir. Aksi takdirde idarenin bir işlem veya eyleminin nimetlerinden toplumun tamamı yararlanırken bunlardan kaynaklanan külfete ise sadece belli kişi veya kişiler katlanmış olur."

Anayasa Mahkemesi'nin tespitlerine göre, tazminat ödenmesinin sadece idarenin "kusuru" şartına bağlanması, mülkiyet hakkının sağladığı güvenceyi işlevsiz kılmaktadır. İdarenin eylemi hukuka uygun olsa dahi, bu eylemden kaynaklanan özel ve olağandışı zararların toplumun tamamına yayılması, mülkiyet hakkının anayasal bir gereğidir. Derece mahkemelerinin bu ilkeyi tartışmaksızın davayı reddetmesi, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayan bir tutum olarak değerlendirilmiştir.

  • Meşru Amaç ve Elverişlilik: Güvenlik tedbirinin kamu yararı taşıdığı ve amaca elverişli olduğu kabul edilmiştir.
  • Orantılılık ve Kamu Külfetleri Karşısında Eşitlik: Toplumun geneli için alınan bir tedbirin mali yükünün sadece başvurucuya bırakılması mülkiyet hakkını ihlal eder.
  • Yargısal Denetim Eksikliği: Derece mahkemelerinin sorumluluğu sadece "kusur" üzerinden değerlendirmesi, anayasal orantılılık denetimini engellemiştir.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin orantısız olduğuna ve bu yükün tazminat yoluyla dengelenmemesinin hak ihlali teşkil ettiğine karar vererek yeniden yargılama hükmetmiştir.

RECEP TARHAN VE AFİFE TARHAN BAŞVURUSU


Tapu Siciline Güven İlkesi ve Orman Tahdidi Nedeniyle Mülkiyet Hakkının İhlali

Maddi Olayın Özeti

Uyuşmazlık konusu taşınmazlar, 1933 yılında bizzat Hazine tarafından ihale yoluyla üçüncü kişilere satılarak tapuya tescil edilmiştir. Başvurucuların miras bırakanı, 1939 yılında tapu siciline güvenerek bu taşınmazları satın almış ve mülkiyetini kazanmıştır. Ancak daha sonra yapılan kadastro çalışmaları ve açılan tescil davaları sonucunda, söz konusu taşınmazların orman vasfında olduğu tespit edilmiştir. Yerel mahkeme, 2008 yılında taşınmazların orman olarak Hazine adına tesciline karar vermiş; bu hüküm 2009 yılında kesinleşmiştir. Başvurucuların, mülkiyetten yoksun bırakılmaları nedeniyle açtıkları tazminat davası ise derece mahkemelerince reddedilmiştir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi (AYM), müdahalenin mülkiyet hakkına yönelik olduğunu ve ormanların korunması amacını taşıdığı için meşru bir temelinin bulunduğunu saptamıştır. Ancak temel hukuki sorun "orantılılık" ve "adil denge" noktasında toplanmaktadır. Mahkeme, Anayasa'nın 169. maddesi gereği ormanların özel mülkiyete konu olamayacağını kabul etmekle birlikte, idarenin kendi oluşturduğu hatalı kayıtlar nedeniyle vatandaşı aşırı bir yük altına sokamayacağını vurgulamıştır.

AYM, tapu sicilinin devletin gözetimi ve sorumluluğu altında tutulduğunu, başvurucuların miras bırakanının alım satım tarihinde taşınmazın orman vasfını bildiğine dair bir kanıt bulunmadığını belirtmiştir. Mahkeme bu hukuki durumu şu şekilde ifade etmiştir:

"Tapuların iptal edilmesi karşılığında tazminat ödenmesinin başvuruculara yüklenen külfeti hafifletecek ve kamu yararı ile bireysel menfaatlerin dengelenmesini sağlayacak önemli bir araç olduğu söylenebilir."

Kararda ayrıca, Türk Medeni Kanunu'nun 1007. maddesi uyarınca devletin tapu sicilinin tutulmasından doğan zararlardan sorumlu olduğu hatırlatılmıştır. Derece mahkemelerinin tazminat talebini reddetmesi, yerleşik Yargıtay içtihatlarıyla da çelişki oluşturmaktadır. İdarenin kendi hatasından kaynaklanan bu sürecin tüm faturasının vatandaşa çıkarılması, mülkiyet hakkının ölçüsüz bir şekilde ihlali olarak nitelendirilmiştir.

Sonuç

Maddi olayda başvuruculara herhangi bir tazminat ödenmeksizin taşınmazın elinden alınması, kamu yararı ile bireysel mülkiyet hakkı arasındaki adil dengeyi başvurucular aleyhine bozmuş ve Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlaline yol açmıştır.

CEMİLE GÖKHAN VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU


Gümrük Vergilerinin İadesinde Faiz Ödenmemesi ve Mülkiyet Hakkı İhlali

Maddi Olayın Özeti

Başvurucu şirket, yurt dışından ithal ettiği emtianın gümrük işlemlerini, idarenin ilgili tebliğde belirlediği birim fiyatlar üzerinden ihtirazi kayıtla tescil ettirmiş ve tahakkuk eden vergileri ödemiştir. Söz konusu ödemenin, malın gerçek satış bedeli ile tebliğdeki fiyat farkından kaynaklanan kısmının yersiz tahsil edildiği iddiasıyla açılan davada mahkeme, fazla ödenen vergilerin iadesine karar vermiş; ancak faiz talebini reddetmiştir. Bu karar, Danıştay denetiminden geçerek kesinleşmiştir. Başvurucu, mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasıyla bireysel başvuruda bulunmuştur.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

AYM, mülkiyet hakkı kapsamında yaptığı incelemede, idarece fazla veya yersiz tahsil edildiği yargı kararıyla saptanan bedellerin, bu aşamadan itibaren devlet için bir "borç", mükellef için ise bir "alacak" mahiyetine dönüştüğünü vurgulamıştır. Bu noktada mülkiyet hakkı, sadece mevcut varlıkları değil, icrası mümkün bir alacağı elde etmeye yönelik "meşru beklentiyi" de koruma altına almaktadır.

Mahkeme, müdahalenin kanuniliğini incelerken, ret kararının dayanağı olan 4458 sayılı Gümrük Kanunu’nun 216. maddesinin daha sonra Anayasa’ya aykırılık nedeniyle iptal edildiğini not etmiştir. Kamu yararı ile bireyin mülkiyet hakkı arasındaki "adil denge" testinde ise şu tespitler öne çıkmıştır:

"Haksız olarak tahsil edilen bedelin iadesi ile tahsilat tarihi arasında geçen sürede enflasyon nedeniyle paranın değerinde meydana gelen aşınmanın telafi edilmemesi, mülkiyetin gerçek değerinin azalmasına ve kişinin mülkiyet hakkından mahrum bırakılarak haksızlığa uğramasına neden olmaktadır."

AYM, değerlendirmesinde şu temel kriterlere dayanmıştır:

  • Alacağın Niteliği: Yersiz tahsilatın kesinleşmiş yargı kararıyla sabit olması, mülkiyet hakkı kapsamında korunması gereken bir ekonomik değer yaratır.
  • Enflasyonist Etki: Ülkenin ekonomik koşulları ve yüksek enflasyon dikkate alındığında, faizsiz iade işleminin paranın satın alma gücünde ciddi aşınmaya yol açtığı açıktır.
  • Orantısız Külfet: İdarenin hatalı işlemlerinden kaynaklanan mağduriyetin faizsiz iade yoluyla başvurucuya yüklenmesi, kamu yararı ile mülkiyet hakkı arasındaki dengeyi başvurucu aleyhine bozmaktadır.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, başvurucunun mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin ölçüsüz olduğuna ve Anayasa’nın 35. maddesinin ihlal edildiğine, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasına hükmetmiştir.

AKÜN GIDA MADDELERİ SANAYİ VE TİCARET A.Ş. BAŞVURUSU


Mülkiyet Hakkı: TMSF El Koyma Süreçlerinde İyi Niyetli Üçüncü Kişi Alacaklarının Hukuki Statüsü

Maddi Olayın Özeti

Başvurucu, borçlu bir medya şirketine personel servis hizmeti sunan, bankacılık faaliyetleri veya banka zarara uğratılması ile ilgisi bulunmayan bir ticari işletmedir. Alacağını tahsil etmek amacıyla başlattığı icra takibi sonucunda borçlu şirketin markaları ve yayın hakları üzerine haciz koydurmuştur. Ancak bu süreçte TMSF, ilgili banka zararları nedeniyle borçlu şirketin yönetimini devralmış ve yasal yetkilerine dayanarak şirketin tüm mal varlıklarını "ticari ve iktisadi bütünlük" kapsamında satmıştır. Satış bedeli öncelikle kamu alacaklarına mahsup edilmiş; başvurucunun alacağı ise şirketin borca batık hale gelmesi ve tasfiyesi nedeniyle karşılıksız kalmıştır.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, müdahaleyi Anayasa’nın 13. ve 35. maddeleri ışığında "kanunilik", "meşru amaç" ve "ölçülülük" kriterleri üzerinden incelemiştir. Mahkeme, kamu alacaklarının tahsili amacını meşru kabul etmekle birlikte, müdahalenin başvurucu üzerinde aşırı bir yük oluşturup oluşturmadığını denetlemiştir. Değerlendirmede, başvurucunun banka zararlarıyla illiyeti bulunmayan "iyi niyetli üçüncü kişi" statüsü üzerinde durulmuştur. Mahkeme, TMSF’ye tanınan geniş takdir yetkisinin, iyi niyetli alacaklıların haklarını koruyacak etkin bir mekanizma içermemesini hukuk devleti ilkeleri açısından irdelemiştir.

"Hizmet alımı karşılığı ödenmemiş geçmiş dönem borçlarının ödeme işlemlerinin durdurulması hatta icra ve iflas takibine konu olan ve hakkında mahkeme kararı bulunanlar dâhil tamamının görmezden gelinmesi ölçülülük ilkesi ve hukuk devleti ile izah edilemez."

Kararın temel dayanakları şunlardır:

  • Öngörülebilirlik: Ticari borç ilişkisinin kurulduğu tarihte, sonradan yürürlüğe giren yasal düzenlemelerle alacağın tahsilinin imkansız hale getirilmesi öngörülebilirlik ilkesine aykırıdır.
  • Ölçülülük ve Adil Denge: Kamu yararı ile bireyin mülkiyet hakkı arasında kurulması gereken dengenin, kamu zararının iyi niyetli üçüncü kişilere yüklenmesi suretiyle bozulması ölçülülük ilkesine aykırılık teşkil eder.
  • Takdir Yetkisinin Kullanımı: İdarenin, geçmiş dönem borçlarını ödeme konusundaki takdir yetkisini iyi niyetli alacaklıları tamamen dışlayacak şekilde kullanması mülkiyet hakkını ihlal eder.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, başvurucunun mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu gerekçesiyle ihlal kararı vermiştir.

TASFİYE HÂLİNDE CEMTUR SEYAHAT VE TURİZM LTD. ŞTİ. BAŞVURUSU


Mülkiyet Hakkı: Kamu Kurumları Arasındaki Mülkiyet Belirsizliğinin Özel Kişilere Yüklediği Ölçüsüz Külfet

Maddi Olayın Özeti

Başvurucuların murisi, 1977 yılından itibaren mülkiyeti Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryollarına (TCDD) ait olan ancak belediye tasarrufunda bulunan bir taşınmazı, belediyeden kiralayarak işletmiştir. Uzun yıllar süren bu hukuki ilişkide kira bedelleri düzenli olarak belediyeye ödenmiştir. Ancak TCDD tarafından 2000 yılında açılan müdahalenin meni ve ecrimisil davası sonucunda, belediyenin taşınmazı kiraya verme konusunda üstün bir hakkının bulunmadığı tespit edilmiş; başvurucuların murisi, belediyeye ödediği kira bedellerine ek olarak TCDD’ye de geriye dönük beş yıllık ecrimisil ve yasal faiz ödemekle yükümlü kılınmıştır. Bu süreçte belediye ve TCDD arasındaki mülkiyet uyuşmazlıkları ve yargı kararlarındaki çelişkiler, taşınmazın hukuki statüsünde ciddi bir belirsizlik yaratmıştır. Başvurucuların bilahare belediye aleyhine açtığı tazminat davasında, yerel mahkeme belediyenin sorumluluğunu sadece tahsil edilen kira bedelleriyle sınırlı tutmuş, TCDD'ye ödenen ecrimisil tutarlarını tazminat kapsamına almamıştır.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi (AYM), müdahaleyi mülkiyet hakkı bağlamında ölçülülük ilkesi, özellikle de orantılılık alt ilkesi üzerinden analiz etmiştir. Mahkeme, mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kamu yararı ile bireyin hakları arasında adil bir denge kurması gerektiğini, malikin olağandışı ve aşırı bir yük altına sokulması durumunda müdahalenin ölçüsüz olacağını vurgulamıştır. Somut olayda, başvurucuların murisi belediyenin yarattığı "mülkiyet görünüşüne" güvenerek sözleşme yapmış ve hukuken korunmaya değer bir beklenti içerisine girmiştir. AYM, Türk Borçlar Hukuku'ndaki "zapta karşı tekeffül" hükümlerine atıf yaparak, kiraya verenin mülkiyet sahibi olmamasının sözleşmenin geçerliliğini etkilemeyeceğini ve kiracının bu sebeple uğradığı zararların karşılanması gerektiğini belirtmiştir.

Mahkeme ayrıca, iki kamu kurumu (TCDD ve Belediye) arasındaki mülkiyet ihtilafının ve yargı kararlarındaki tutarsızlıkların faturasının özel kişiye kesilemeyeceğine dikkat çekmiştir. AYM'ye göre, başvurucuların hem kira hem de ecrimisil ödemek zorunda bırakılması, mülkiyet hakkı üzerinde ölçüsüz bir mali külfet oluşturmuştur:

"TCDD'ye ecrimisil ve faiz ödemeye mahkum edilmek suretiyle başvuru tarafından yüklenilen ölçüsüz külfetin tamamen telafi edilmediği ve bu hâlde kamu yararı ile özel yarar arasında kurulması gereken makul dengenin başvurucular aleyhine zedelendiği sonucuna ulaşılmaktadır."

Kararda, derece mahkemelerinin belediyenin sorumluluğunu daraltıcı bir yorumla sadece kira bedelleriyle sınırlı tutması, başvurucuların gerçek zararının karşılanmasını engellediği için hak ihlali olarak değerlendirilmiştir.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, başvurucuların mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ve ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın ilgili mahkemeye gönderilmesine karar vermiştir.

TÜLAY ARSLAN VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU


İş Müfettişliği Atamalarında Makul Süre ve Mülkiyet Hakkı Bağlamında Meşru Beklenti

Maddi Olayın Özeti

Başvurucular, 2014-2016 yılları arasında gerçekleştirilen iş müfettişliği yeterlik yazılı ve sözlü sınavlarında başarı göstermişlerdir. Ancak, sınav başarısının kesinleşmesinden itibaren makul bir süre geçmesine rağmen müfettişlik kadrolarına atamaları yapılmamıştır. Başvurucular, bu gecikme nedeniyle atama öncesi dönemde mahrum kaldıkları parasal hakların tazmini talebiyle idari başvuruda bulunmuş, bu taleplerin reddi üzerine açılan iptal davalarında derece mahkemeleri idari işlemin hukuka aykırılığını tespit etmiştir. Temel uyuşmazlık, atama yapılmayan döneme ilişkin parasal hakların mülkiyet hakkı kapsamında korunup korunmayacağı noktasında toplanmaktadır.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkının kapsamını değerlendirirken "mevcut mülk" ve "meşru beklenti" ayrımını titizlikle uygulamaktadır. Mahkeme, başvurucuların henüz kadroya atanmadıkları dönem için talep ettikleri parasal hakların, atama işlemi gerçekleşmeden "mevcut mülk" teşkil etmeyeceğini saptamıştır. Zira mevzuata göre parasal haklar, kadronun fiilen işgali ve atamanın tamamlanması şartına bağlanmıştır.

Bununla birlikte Mahkeme, mülkiyet hakkının sadece mevcut malları değil, belirli koşullar altında gelecekte elde edilecek ekonomik değerleri de kapsadığını vurgulamıştır. İlgili Yönetmelik hükümleri, sınavda başarılı olanların başarı sırasına göre atanacaklarını amir bir hüküm olarak düzenlemektedir. Mahkeme bu noktada şu tespiti yapmıştır:

"Başvurucuların iş müfettişliği kadrosuna idari sürecin olağan akışı içinde, atanmaya hak kazandıkları tarihten itibaren makul bir süre içinde atanmaları hâlinde anılan kadroya bağlanan parasal hakları elde etmeyeceklerinin düşünülmesi için bir neden bulunmamaktadır... Bu nedenle iş müfettişliği kadrosuna bağlanan parasal hakların idari başvuru tarihinden önce başvurucular yönünden ödenebilir hâle geldiği ve meşru bir beklentiye dönüştüğü sonucuna varılmıştır."

Hukuki analizde, idarenin atama konusundaki takdir yetkisinin, "makul süre" ilkesiyle sınırlandırıldığı görülmektedir. Anayasa Mahkemesi, derece mahkemelerinin "atama sürecindeki gecikmenin makul olmadığı" yönündeki tespitlerini esas alarak, hukuk düzeninin kişiye tanıdığı avantajın idarenin eylemsizliği ile mülkiyet hakkı ihlaline yol açamayacağına hükmetmiştir. Bu yaklaşım, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarıyla da uyumlu olup, salt mevzuat hükmünün ötesinde, yargı kararlarıyla istikrar kazanmış uygulama ve beklentilerin de mülkiyet hakkı koruması altında olduğunu teyit etmektedir.

Anayasa Mahkemesi'nin değerlendirmesinde mülkiyet hakkına müdahalenin belirlenmesi için kullanılan temel kriterler şunlardır:

  • Kanunilik: Müdahalenin açık bir kanuni dayanağının bulunup bulunmadığı.
  • Meşru Amaç: Kamu yararına dayalı haklı bir nedenin varlığı.
  • Ölçülülük: Müdahale ile hedeflenen amaç arasında adil bir dengenin kurulması ve bireye aşırı külfet yüklenmemesi.

Sonuç olarak, kamu gücünü kullanan idarenin, adayların hukuki durumlarını belirsizlikte bırakması ve atama sürecini objektif gerekçeler olmaksızın uzatması, Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkına müdahale teşkil etmektedir.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, sınav başarısına rağmen makul sürede atama yapılmaması nedeniyle mahrum kalınan parasal hakların "meşru beklenti" kapsamında mülkiyet hakkını ihlal ettiğine karar vermiştir.

DEMET DEMİREL VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU


İdari İşlemin İptali Sonrası Mali Hakların Ödenmemesi ve Mülkiyet Hakkı İhlali

Maddi Olayın Özeti

Başvurucunun iş güvenliği uzmanlığı görevlendirmesinin idarece sonlandırılması üzerine açılan iptal davasında, işlemin hukuka aykırı olduğu yargı kararıyla tespit edilmiştir. Görevine iade edilen başvurucu, açıkta kaldığı süre boyunca mahrum kaldığı mali haklarının tazmini talebiyle tam yargı davası açmıştır. Ancak Bölge İdare Mahkemesi, başvurucunun söz konusu dönemde "fiilen çalışmadığı" gerekçesiyle tazminat talebini reddetmiş; bu durum üzerine mülkiyet hakkının ihlali iddiasıyla bireysel başvuruda bulunulmuştur.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin Anayasa'nın 13. ve 35. maddeleri uyarınca kanunilik, meşru amaç ve ölçülülük kriterlerine uygun olması gerektiğini hatırlatmıştır. Mahkeme, idari işlemin hukuka aykırılığının yargı kararıyla saptanmış olmasının, mülkiyet hakkına yönelik müdahaleyi kanuni dayanaktan yoksun kıldığını vurgulamıştır.

Hukuk devletinin temel prensiplerinden biri olan "eski hâle getirme" (restitutio in integrum) ilkesi uyarınca idare, hukuka aykırı işlemleri nedeniyle bireyin uğradığı tüm zararları gidermekle yükümlüdür. Mahkeme bu durumu şu şekilde ifade etmiştir:

"Görevini ifa etmeye amade bir durumda bulunan başvurucunun idarenin hukuka aykırı işlemi sebebiyle fiilen çalışmamasından idare lehine sonuçlar çıkarılması, mülkiyet hakkına yönelik ihlalin sonuçlarının giderilmesini önlemiştir."

Kararın temel dayanakları şu başlıklar altında toplanabilir:

  • Kanunilik Ölçütü: İdari işlemin yargı kararıyla iptal edilmesi, müdahalenin kanuni dayanağını ortadan kaldırır ve doğrudan ihlal sonucunu doğurur.
  • Kusursuzluk Karinesi: Başvurucunun fiilen çalışmaması kendi iradesinden değil, idarenin hukuka aykırı işleminden kaynaklandığı için bu durum başvurucu aleyhine yorumlanamaz.
  • Tam Giderim Yükümlülüğü: İhlalin tam olarak ortadan kaldırılabilmesi için sadece göreve iade yeterli olmayıp, süreç içindeki tüm mali hak kayıplarının karşılanması zorunludur.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, idarenin hukuka aykırı fiili nedeniyle oluştuğu saptanan mülkiyet hakkı ihlalinin ancak maddi zararların tazmini ile giderilebileceğine ve aksi yöndeki yargısal kararların mülkiyet hakkını ihlal ettiğine karar vermiştir.

İSMAİL GÜLLER BAŞVURUSU


Kamulaştırma Amacının Gerçekleşmemesi ve Mülkiyet Hakkı İhlali: Kamu Yararı Kararının Somutlaştırılması Zorunluluğu

Maddi Olayın Özeti

Başvurucuya ait taşınmaz payı, ilgili Belediye Meclisi tarafından imar planında "spor alanı" olarak belirlenmiş ve bu doğrultuda 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 8. maddesi uyarınca uzlaşma yoluyla kamulaştırılmıştır. Ancak kamulaştırma işleminin tamamlanmasından yaklaşık yedi ay sonra, idare tarafından imar planı tadilatı yapılarak taşınmazın statüsü "ticari alan" olarak değiştirilmiştir. Bu değişikliğin ardından taşınmaz, kamu yararı amacına uygun bir tasarrufta bulunulmaksızın ihale yoluyla üçüncü kişilere satılmıştır. Başvurucunun, taşınmazın amaç dışı kullanımı nedeniyle açtığı tazminat davası, derece mahkemeleri tarafından uzlaşma usulüyle yapılan kamulaştırmalara karşı dava açılamayacağı gerekçesiyle reddedilmiştir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi (AYM), mülkiyetten yoksun bırakma sonucunu doğuran kamulaştırma işlemlerinde, yalnızca soyut bir kamu yararı kararının bulunmasının anayasal güvenceler bakımından yeterli olmadığını vurgulamıştır. Mahkemeye göre, mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin meşruiyeti, kamu yararı amacının somut olarak gerçekleştirilmesine bağlıdır. Somut olayda, taşınmazın park veya spor alanı olarak kullanılmak yerine ticari alana dönüştürülüp satılması, idarenin kamu yararı amacından uzaklaşarak mülkiyet transferi yoluyla gelir sağlayıcı bir işlem tesis ettiğini göstermektedir.

Derece mahkemelerinin, Kamulaştırma Kanunu’nun 8. maddesindeki "dava açılamaz" hükmünü, idarenin kamulaştırma sonrası hukuka aykırı tasarruflarını da kapsayacak şekilde geniş yorumlaması, mülkiyet hakkının özüne müdahale teşkil etmiştir. AYM, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarına da atıfta bulunarak, taşınmazın öngörülen kamu yararı projesine tahsis edilmemesinin ve bu süreçte oluşan artı değerden malikin yoksun bırakılmasının mülkiyet hakkını ihlal ettiği sonucuna varmıştır.

Mahkeme, mülkiyet hakkına yönelik bu müdahaleyi şu şekilde gerekçelendirmiştir:

"İdare, kamulaştırılan taşınmaz yönünden kamu yararı kararında belirtilen amacı gerçekleştirmediği gibi esasında bu taşınmazı herhangi bir başka kamu yararı amacı doğrultusunda dahi kullanmamıştır. [...] Başvurucunun meşru bir rızası da olmadan sadece yararına gelir sağlayıcı bir mülkiyet transferine yol açmıştır. Dolayısıyla başvurucunun taşınmazdaki payına ilişkin mülkiyet hakkına kamulaştırmanın dayandığı kamu yararı amacı bulunmadan müdahale edilerek Anayasa'nın 35. maddesindeki güvencelere aykırı olarak başvurucu mülkiyetten yoksun bırakılmıştır."

Kararın temel dayanakları şunlardır:

  • Kamu Yararının Somutlaştırılması: Kamulaştırma işleminin meşruiyeti, öngörülen kamu yararı amacının fiilen uygulanması ile kaimdir.
  • Sözleşmesel Rızanın Sınırları: Uzlaşma usulü (m. 8), idarenin taşınmazı kamu yararı dışı amaçlarla (ticari devir gibi) kullanmasına bir bağışıklık tanımaz.
  • Mülkiyet Transferi Yasağı: Kamu gücü kullanılarak gerçekleştirilen mülkiyet devrinin, kamu yararı yerine üçüncü kişilere gelir sağlama amacına hizmet etmesi mülkiyet hakkının açık ihlalidir.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, başvurucunun Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ve ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın örneğinin ilgili mahkemeye gönderilmesine hükmetmiştir.

NUSRAT KÜLAH BAŞVURUSU


Şarta Bağlı Taşınmaz Bağışında İmar Değişikliği: Mülkiyet Hakkı, Orantılılık ve Meşru Beklenti İncelemesi

Maddi Olayın Özeti

Somut olayda başvurucular, mülkiyetlerinde bulunan taşınmazı, üzerinde yalnızca ve münhasıran yol yapılması şartıyla ilgili belediyeye bağışlamışlardır. Gerçekleştirilen bu şarta bağlı bağış işlemi, kamu hizmetinin ifası maksadıyla yapılmış olup, idare açısından belirli bir mükellefiyet doğurmuştur. Ancak idare tarafından ilerleyen süreçte gerçekleştirilen imar planı değişiklikleri neticesinde, söz konusu taşınmaz yol alanı statüsünden çıkarılarak konut alanı olarak tahsis edilmiştir. Bu idari işlem sonucunda, bağış vaadi sözleşmesinde açıkça belirtilen temel mükellefiyet idarece tek taraflı olarak ihlal edilmiştir.

Mükellefiyetin yerine getirilmemesi üzerine başvurucular, şartlı bağışın amacından saptığını belirterek taşınmazın kendilerine iadesini talep etmişlerdir. Ne var ki bu iade talebi, derece mahkemeleri tarafından 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun 35. maddesi hükmü ve bu maddeye dayanan yerleşik yargısal içtihatlar gerekçe gösterilerek reddedilmiştir. Uyuşmazlığın özü; malikin rızasıyla ve spesifik bir kamu hizmetinde kullanılmak üzere kamuya bedelsiz terk edilen taşınmazların, idare tarafından kamu yararı dışındaki amaçlarla kullanılması durumunda, taşınmazın iadesinin engellenmesinin Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkını ihlal edip etmediği meselesidir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkına yapılan bu müdahaleyi ölçülülük ilkesi çerçevesinde derinlemesine incelemiştir. Mahkeme, somut olayın özelliklerini dikkate alarak müdahalenin elverişlilik ve gereklilik alt kriterlerini ayrıca tartışmaya lüzum görmemiş; doğrudan hukuki sorunun merkezinde yer alan orantılılık alt ilkesine yoğunlaşmıştır. Ölçülülüğün en kritik aşaması olan orantılılık, kamu yararının gerçekleştirilmesi ile bireyin temel hak ve özgürlüklerinin korunması arasında kurulması zaruri olan adil dengenin test edilmesidir.

Kararda öncelikle, bağış şartının idare tarafından ihlal edilmesinin, başvurucular nezdinde taşınmazın iadesine yönelik hukuken korunmaya değer bir meşru beklenti yarattığı tespit edilmiştir. Bu meşru beklentinin varlığı, taşınmazın her hâlükârda başvuruculara iadesini mutlak surette gerektirmese de, olayın koşulları ışığında bir iadenin gerekli olup olmadığının mutlak surette ölçülülük ilkesi kapsamında değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Bu bağlamda Mahkeme, derece mahkemelerinin dayandığı 2942 sayılı Kanun’un 35. maddesinin katı ve lafzi yorumunu eleştirmiştir. İlgili kanun hükmünün, taşınmazın kamu yararı dışında kullanılması halinde dahi malike iadesine engel teşkil ettiği yönündeki yerleşik yargısal içtihadın, mülkiyet hakkının anayasal güvencelerini işlevsiz bıraktığı vurgulanmıştır. Orantılılık denetimi sonucunda Anayasa Mahkemesi, şu hukuki tespiti yapmıştır:

"Belediyenin konut alanına dönüştürdüğü taşınmazdan ekonomik çıkar sağlamasıyla elde edilecek kamu yararı, taşınmazın malike iade edilmemesi nedeniyle malikin yüklendiği külfete kıyasen çok hafif kalmaktadır. Diğer bir deyişle konut alanına dönüştürülen taşınmazın eski malikine iade edilmeyerek Belediyenin özel mülkü hâline getirilmesi, amme menfaatlerinin gözetilmesindeki kamusal yarar ile bireyin mülkiyet hakkının korunmasındaki bireysel yarar arasında kurulması gereken makul dengenin malik aleyhine orantısız bir biçimde zedelenmesine yol açmaktadır."

Mahkemenin ulaştığı bu sonucun temel teorik dayanakları şunlardır:

  • Orantılılık ve Aşırı Külfet Yasağı: Kamu gücünü kullanan idarenin uyguladığı tedbir, eski maliki olağan dışı ve aşırı bir yük altına sokmamalıdır. İade hakkının ortadan kaldırılmasının malike yüklediği ağır külfet tartışmasızdır. Taşınmazın yol yapılmak yerine idarenin ekonomik kazanç sağlayacağı bir konut alanına çevrilmesi, başvurucu üzerindeki bu yükü orantısız hale getirmiştir.
  • Devlete Güven İlkesi ve Hukuk Devleti: Bireylerin, idare ile tesis ettikleri hukuki işlemlerde kamu otoritesine duydukları güven, hukuk devletinin asli unsurudur. Yol şartıyla bağışlanan bir arazinin idarece konut alanına dönüştürülüp elde edilecek menfaatin uhdede tutulması, devlete güven ilkesini kökünden sarsıcı niteliktedir.
  • Makul Dengenin Bozulması: Belediyenin konut alanından elde edeceği kamusal yarar ile malikin mülkiyetinden bedelsiz yoksun kalması şeklindeki bireysel zarar karşılaştırıldığında; terazi malik aleyhine orantısız biçimde bozulmuştur.

Sonuç

Anayasa Mahkemesi, kamu hizmeti amacıyla şarta bağlı olarak bağışlanan taşınmazın, amacı dışında ekonomik fayda sağlayacak şekilde kullanılmasına rağmen malike iade edilmemesini ölçülülük ilkesine açıkça aykırı bulmuş ve Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine hükmetmiştir.

SÜLEYMAN OKTAY URAS VE SEVTAP URAS BAŞVURUSU


Ulusal Marker Geçersizliğinde Teknik Savunmaların İncelenmemesi: Mülkiyet Hakkı İhlali

Maddi Olayın Özeti

Başvuru, akaryakıt istasyonunda gerçekleştirilen denetim neticesinde numunelerdeki ulusal marker seviyesinin geçersiz çıkması üzerine tesis edilen idari para cezasının mülkiyet hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu; marker ekleme işleminin dağıtıcılar tarafından yapıldığını, marker seviyesindeki düşüklüğün ise kimyasalın depolarda beklemesi sırasında oluşan "tabakalaşma" ve "homojenleşmeme" gibi teknik süreçlerden kaynaklanabileceğini savunmuştur. Bu iddiaların teknik raporlar ve ilgili ceza mahkemesinin beraat kararı ile desteklenmesine rağmen, idari yargı mercileri söz konusu savunmaları incelemeksizin davanın reddine karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesinin Hukuki Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkına yönelik bu müdahaleyi ölçülülük ilkesinin alt dallarından biri olan "gereklilik" kriteri ışığında değerlendirmiştir. Gereklilik ilkesi, hedeflenen amaca ulaşılması için hakka en az müdahale teşkil eden aracın seçilmesini zorunlu kılar. Mahkeme, akaryakıt kaçakçılığıyla mücadelede idarenin takdir yetkisi bulunsa da, başvurucunun imkan ve kudretini aşan veya önlenmesi teknik olarak mümkün olmayan yükümlülüklerden dolayı ağır yaptırımlara maruz bırakılmasının bu ilkeyle çelişebileceğini belirtmiştir.

Mahkeme, EPDK verilerinin de doğruladığı teknik risklerin (enjeksiyon sisteminden kaynaklı homojen karışmama vb.) yargı mercileri tarafından ciddiyetle ele alınmamasını hukuki bir eksiklik olarak görmüştür. İdari işlemlerin hukuka uygunluk karinesinden yararlanmasının, bu işlemlerin yargısal denetimi sırasında idarenin tespitlerinin peşinen doğru kabul edilmesi anlamına gelmeyeceği vurgulanmıştır. Mahkeme bu durumu şu şekilde ifade etmiştir:

"İdari organlarca tesis edilen işlemlere karşı açılan davalarda idarece yapılan tespitlerin peşinen doğru kabul edilmesi başvurucuların savunma hakkını önemli ölçüde kısıtlar. İdari işlemler hukuka uygunluk karinesinden yararlansa da bu karine idari işlemin hukukiliğini inceleyen yargı mercii yönünden geçerli kabul edilemez. Aksi takdirde idari organlara görece üstün bir statü tanınmış olur ki bu durum söz konusu işleme karşı dava açılmasını beyhude bir çabaya dönüştürür."

Kararın temel dayanakları şunlardır:

  • Gereklilik Kriteri: Akaryakıt kaçakçılığını önleme amacına ulaşmak için seçilen aracın, başvurucuya yüklenen ağır külfet karşısında en hafif müdahale olduğu kanıtlanamamıştır.
  • Savunma Hakkı ve Karine: Davacı tarafın sunduğu teknik delillerin ve beraat kararının idari yargı tarafından tartışılmaması, yargısal denetimi etkisiz kılmıştır.
  • Teknik İmkansızlık: Başvurucunun kendi fiilinden kaynaklanmayan ve önlemesi mümkün olmayan teknik sebeplerin sorumluluk hukukundaki yeri gözetilmemiştir.

Sonuç

Başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin gereklilik kriterini karşılamadığı anlaşıldığından, Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmiştir.

Ö. LTD. ŞTİ. BAŞVURUSU